Hiçbir şair tribünleri seçmemiştir. Ya arenadaki Ben’dir, ya arenadaki “Ben”. Aslan, kaplan ya da gladyatör…
Yazı, uygarlığın koordinat düzlemidir. Yazın, daha yaygın tabirle edebiyat, özellikle şiir, insanın düşünsel, düşlemsel yol haritasıdır. Mitologya da yazı’sal, yazınsal ürünlere bakılarak konulmuş bir sıfat, tasnif. Latinlere hak vermek gerek: Söz uçar yazı kalır.

Sanatsal, hatta dinsel tasavvur, “reel hayat”ın haricinde ‘bilgi’lerdir. Hakikate erişmek sadece şiirle mümkündür. Behçet Necatigil, çok erken yaşlarda fark eder bunu. 1927’de. Akabinde de ‘ince, uzun yollarda’ kaybolmayı seçer. Küçük Muharrir adlı haftalık bir gazete bile çıkarır. Kayda değer ilk şiirini de yine erken denebilecek yaşlarda yayımlar: “Gece ve Yas”, Varlık, 1 Ekim 1935.

60’lı, 70’li yıllar için “şairin ‘nasıl’ değil ‘ne’ yazdığına bakılırdı” denilir. Handiyse eleştirel bir önkabuldür, klişedir. Gelgelelim, Demir Özlü’de, Behçet Necatigil’in ‘ne’ yazdığına ilişkin tek satır koydunsa bul (Ankara Radyosu, 15 Aralık 1962 [Sevgilerde, 1991]): “Necatigil’in şiiri birçok aşamalardan geçmiş bir şiir. Önce, Kapalı Çarşı adlı kitabında olduğu gibi Orhan Veli okuluna yakın olduğu bir dönem var. Ardından Çevre, kendi sesini bulduğu bir [yapıt]. Evler’de [de] çok iyi bir biçim bütünlüğüne varmıştı. Ancak, benim asıl sevdiğim, Eski Toprak ve daha sonraki kapalı dönemidir. Bundan sonra bir iç anlatıma yöneliyor Necatigil. Bilinçaltı anlatım da karışıyor buna. Bu şiirlere pek dikkat edilmedi sanıyorum. Edebiyatımızda bir benzeri daha olmayan, alabildiğine yeni ve derin şiirlerdir bunlar ve Behçet Necatigil’in asıl kişiliğini oluştururlar.”
Soğukkanlıdır Behçet Necatigil. Temkinlidir; rikkatli, bir o kadar dikkatli. İnci Enginün’ün demesiyle, en ‘duygusal’ şiirlerinde bile “marazîlik”ten eser yoktur. “Barbaros Meydanı”, “Barbaros Meydanı II”, “Şayet Aşk”, “Şayet Aşk II” “Şayet Aşk III”, “Gizli Sevda”, “Sevgilerde”, “Solgun Bir Gül Dokununca”, “Yazı”…
Ve şairler boyuna kimlere yazarlar?
Yıkılmış, köprülerin başında
Ürkmüş boşluktan biri inliyorsa
Ve şairler onlara geldimlere yazarlar
(“Yazı”, En/Cam, 1970)

Şairlik zor zanaat değildir, ya sen şiire dönüşürsün, ya şiir sana. Her şairin yüreğinde bir parça İblis vardır, ona Cehennem’i vaad eden bir harf meleği. Doğrusu ya, insanın “benlik tasarımı”na, aşk ve adalet tariflerine en yaraşır mekân Cehennem’dir. Şiir, deneme, anlatı, günce, drama, söyleşi (sohbet, konuşma, konferans), radyo oyunu. Birini diğerine yeğ tutmak, modern Türk şiirinin, Türkçe şiirin mimarlarına haksızlık olur. Zira bir Ahmet Haşim’in, Yahya Kemal’in külliyatında düzyazının payı şiirden daha fazladır. Üstelik şiirleri kadar da önemli. Aynı şey Ahmet Hamdi, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmet Muhip, Behçet Necatigil için de geçerlidir, Garip’in, 50 Kuşağı’nın kalemşorları için de. Poetika Kitaplığı’na şöyle bir bakmak kâfi. Gelenek (tecrübe, sınanmış bilgi) ve meleke (yeti) birbirlerini tamamlayan öğelerdir; artık poetik dağarımızı soğurmadan, sorgulamadan, dilimizin belleğine erişmeden şiir yazmak ne mümkün.

Alıntı: “Dünya! Yu ellerini yalnızlık sularında” / Hüseyin Ferhad
|Sevgilerde: Behçet Necatigil 100 Yaşında|