Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer Gazete Habertürk’ten Kübra Par’a konuştu. Ölçer, yetişmiş eleman eksikliğine dikkat çekerek, “Sanat dünyasının en büyük sıkıntısı yetişmiş eleman eksikliği. Müzedeki obje sayısı değil, eserlerin emanet edileceği uzman sayısı önemli.” dedi.

Geçtiğimiz haftalarda art arda açılan 15. İstanbul Bienali, Contemporary Istanbul Çağdaş Sanat Fuarı, Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki Ai Weiwei sergisi, Arter’deki Canan sergisi ve diğer galerilerin sergileriyle, sanat ortamı epeyce canlandı.

Genel olarak Türkiye’de kültür-sanat ortamının bu kadar canlı kalmasında, bütün bu organizasyonları hem finansal hem de operasyonel anlamda taşıyan öncü sanat kurumlarının büyük payı var. Peki, o kurumlar böylesi büyük sanat etkinliklerini gerçekleştirirken nasıl bir yol izliyor? Darbe girişimi, terör saldırıları ve ekonomik sıkıntılar, 2017’de sanata ve sanat bütçelerine nasıl yansıdı?

Bu soruları, sanat dünyasındaki kilit isimlere sordum. Dün İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı ile başlayan röportaj dizimize, sanat dünyasındaki star isimlerin sergilerine ev sahipliği yaparak dünya müzeleri arasında önemli bir yer edinen Sakıp Sabancı Müzesi’nin müdürü Nazan Ölçer ile devam ediyoruz…

– Sabancı Müzesi deyince aklımıza görkemli sergiler geliyor artık; Rembrandt, Dali, Monet, Anish Kapoor, Miro, şimdi de Ai Weiwei. Diğer müzeler de ara ara böyle büyük sergiler düzenliyor ama özellikle Sabancı’nın star isimler konusunda ayrı bir değeri, yeri oluştu…

Yaptığımız projelerle son derece ciddiye alınacak bir müze olduğumuzu, o yola girdiğimizi düşünüyorum. Dünya müzeleri de sizi yaptığınız işle, çıkarılan katalogların bilimsel değeriyle, yapılan sergilerin sadece bir vitrin değil geri planda bilgiyle donanmış bir proje olarak sunulmasıyla değerlendirir. Zannederim biz de bunları yapmaktayız. “Niçin Sabancı getiriyor?” diye soruyorsunuz. Bir kere Sabancı Üniversitesi’ne bağlıyız. Bu bizi akademik sorumlulukla da baş başa bırakıyor. Sergilerin bilimsel anlamda hesabını vermek zorundayız. Bu, ciddi, öğreten tavrı hiçbir zaman ihmal etmedik. Her serginin kendi içinde bir programı var. Ayrıca sadece star isimlere takılmayalım. Biz büyük tarihsel sergileri de getirdik.

– Peki, altından nasıl kalkıyorsunuz? Hem operasyonel anlamda hem de maddi anlamda yapılması kolay sergiler değil bunlar…

Değil evet… Verilen desteğe bağlı. Bir kısmını geçmiş yıllarda üniversitenin ve fonların desteğiyle yapabilmiştik. Daha sonra dev sergiler için bir anlaşma yapıldı, bir yıl Sabancı Holding, bir yıl Akbank destekliyor. Başka destekleyen kurumlar ve sponsorlar da oluyor. Denkleştirmeye çalışıyoruz.

– Devlet desteği ne ölçüde kalıyor?

Hiç yok. Kendi kaynaklarımızla ya da sponsorların desteği ile yapıyoruz.

– Devlet desteği olması iyi bir şey mi kötü bir şey mi? Sanatın bağımsızlığı adına bu da çok tartışılır…

Devletin destek vereceği kendi müze kurumları var, onların kaynağını kurutmamak lazım çünkü sayıları çok fazla. Devletin birtakım kolaylıklar yaratması da destek anlamına geliyor. Devlet koleksiyonlarından eser alacağımız zaman bize o kapıların açık tutulması mesela büyük destektir.

– Böylesine büyük sergilerin perde arkasında neler yaşıyorsunuz?

Türkiye’de bu operasyonu yönetecek uzman eleman var mı yeterince? Türkiye’de böyle bir sıkıntı var. Yetişmiş eleman demek bu işlerde pişmesi demek, sadece dil bilmesi üniversite bitirmesi değil. Kültür şûrasında en büyük tartışmamız buydu. Bir insan en iyi okulu bitirip tüm kaynaklara ulaşacak yabancı dil bilgisine sahip olsa bile müzede onun sorumluluğuna verilen eserlerle baş başa kaldığındaki çaresizliğini düşünmemiz ve o kişiyi oraya gelmeden önce eğitmemiz lazım. Biz bu projeleri müzemizde yetişmiş uzmanlarla yapabildiğimiz için şanslıyız.

– Bu müzenin mutfağında kaç kişi var?

20 kişi bile değiliz. Bu işi yapmak için kalabalık değil işini iyi yapan insan lazım.

‘KAPI KAPI GEZEN SERGİLERİ İSTEMİYORUZ’

– Bu büyük sergiler ne kadar Türk yapımı? İşin bir de lojistik boyutu var; Ai Weiwei yapıtları sergilendiği önceki galeriden buraya nasıl taşındı örneğin?

Biz öncelikle kapı kapı gezen sergileri istemiyoruz. Çoğunlukla bizim için yapılan eserler gelir. Hazır paket yapılmış sergi hiç gelmedi. Her eserin belkemiğini, serginin senaryosunu o sanatçı ve müzeyle yaparız.

– Yani serginin tasarımı da bir sanat eseri…

Kesinlikle. Mesela Ai Weiwei niçin bir porselen sergisi yaptı? Çünkü porselen onun geldiği kültürle bizi bağlayan şeydi. Bir sergi yaparken işte bu porselen gibi ortak bir ipucuna ihtiyaç var. Elbette onun hayatı, başarıları, kederleri de çok önemli. Onun sanatını sanat yapan bu faktörlerin de sergide yeri var. Ama onda buraya ait bir ortak nokta, ipucu bulmamız lazım. Ai Weiwei’de yüzyıllar boyunca ülkemize gelmiş olan Çin porselenleri bu serginin çıkış noktası oldu.

– Ai Weiwei ile çalışmak kolay mıydı?

Çok profesyonel ve çok titiz. Onun kadar titiz müthiş bir de ekibi var. Bir sanatçının sergisini planlarken ilk önce onu tanımalısınız.

– Bu, Weiwei’nin eser sayısı olarak en büyük sergisi değil mi?

Evet kendisi de belirtti.

– Bu, Sabancı’nın işi ciddiye alması ve sizin titizliğinizin göstergesi…

Sadece bizim değil. Onun da bizi benimsemesi, kadrodaki çalışanların emeği ve özeniyle oldu.

‘BÜYÜK SİPARİŞ ALAN SANATÇILARIN BİR EKİPLE ÇALIŞMASI NORMAL’

– Son dönemde güncel sanatla politik aktivizmin sınırları muğlaklaştı. Bu durum, sanatta kalıcılık sorunu doğuruyor mu?

Aslında her sanatçıda böyle bir sorun yok. Tabii ki geleneğe, zamana bir başkaldırı oluyor eserlerde ama hepsinde yok bu. Anılar da önemli. Örneğin Anselm Kiefer’in işlerinde, II. Dünya Savaşı’nın acılarının izlerini, yerle bir edilen dünyanın onda bıraktıklarını görüyorsunuz.

– Politik göndermeleri olmayan işler, günümüz sanat dünyasında ayakta durabilir mi?

Belki durur. Bazı sanatçılar da kendileriyle olan sıkıntılarını paylaşmak derdinde. Sophie Calle’in derdi, kendiyle ve insanlarla mesela. Bir Venedik Bianali’nde annesinin son 24 saatini konu etmişti. Hiç tanımadığı insanların peşine takılıp onu takip etmek ya da bir otelde çalışarak oradaki insanların defterlerini kurcalayıp çantalarına bakarak tanımaya çalışmak da onun işi. Başka bir örnek Jeff Koons… Kendisinin işlerinde siyasetle bir ilişki görebilir misiniz? Fabrikasyon iş çıkaran, her boyutta her fiyatta ürünü imalathanesinde üreten bir kişi.

– Peki Jeff Koons bir sanatçı mı sizce?

Baştaki düşüncesi, el emeği ve yaratımdaki süreci için bir sanatçı denebilir belki ama bunu demek bana düşmez. Günümüzün en çok tartışılacak insanı.

– Ai Weiwei’nin de bir ekibi var, onunkiler de bir nevi fabrikasyon…

Rembrandt’ın da yanında 20-30 genç ressam çalışıyordu. Bu isimleri çoğaltabiliriz. Bu kadar büyük sipariş alan sanatçıların atölyelerinde çok sayıda genç sanatçının çalıştığı bilinmektedir.

– Venedik Bienali’nde eriyen mumlardan oluşan dev bir heykel vardı mesela… Anlık bir tecrübe mi artık eser-izleyici ilişkisi?

Belki de öyledir. Bir anlık bile olsa olağanüstü bir sanat olayına şahit olmanın şüphesiz bir değeri vardır. Biteceğini bildiğiniz bir eseri, ünlü bir şefin muazzam bir yorumunu dinlerken de aynı hazzı duyarsınız. Geçiciliğini hissedersiniz. Bu çok özel bir deneyimdir.

– Sabancı Ailesi ne kadar dahil oluyor buradaki süreçlere?

Hayır konuşmuyoruz. Ben teklif ettiğimde de sağ olsunlar güveniyorlar ve imkânlar yaratmaya çalışıyorlar. Müteşekkirim.

‘SANAT DÜNYASININ EN BÜYÜK SIKINTISI YETİŞMİŞ ELEMAN EKSİKLİĞİ’

– Belki sadece bu soru bir röportaj konusu eder ama Türkiye’deki sanat ortamında neyi eksik görüyorsunuz?

Sayısız müze açılıyor, içinde çok sayıda obje de oluyor. Ama obje sayısı değil eserlerin emanet edileceği uzman sayısı önemli. İnsan yetiştirmek önemli. Biz insana yatırım yapmayı sevmiyoruz. Koleksiyonlar yapılıyor ama onlara bakacak, ihtimamını sağlayacak bir kaygı yok. Devlet de farklı değil. Bir yere tayin için bir diplomayı kafi görüyor. Orada 400-500 senelik eserler o kişilere emanet ediliyor. Türkiye’nin sıkıntısı uzman yetiştirmemek. Modern sanat olsun, klasik olsun, arkeoloji olsun alanın uzmanı olmadıkça ondan verim alamaz, koleksiyonun da hakkını veremezsiniz.

‘İNSANLARA MÜZEYE GİTME ALIŞKANLIĞI KAZANDIRDIK’

– Bu yıl Türkiye için zor bir yıldı. Bütçeleriniz küçülüyor mu? Bu yılın zorluğunu üzerinizde hissettiniz mi?

Tabii ki çok zor bir seneydi. Birçok galeri kapandı, çok yazık oldu. Umut vaat eden bir sanat ortamı birdenbire sönüp gidiyor gibi geldi birçok kişiye. Tabii bu faaliyetler hâlâ umut olduğunu gösteriyor. Devletin sanata verdiği destek ve sponsorların sayısı azalabilir, bütçeler küçülebilir bu kriz dönemlerinde. Yılmamanız, geleceğe güven duymanız lazım. Sanat da bunun için var.

– 2018 yılını planlarken böyle bir baskı hissediyor musunuz?

Bunu sponsorlar da söylüyor. Daha az bütçelerle de kaliteli işler yapılabileceğini göstermek zorundayız.

– Ziyaretçi sayınız nasıl etkilendi bu süreçten?

15 Temmuz’dan sonra insanlar günlük güneşlik devam edemedi elbette. Bir depresyon, korku görüyorsunuz. Gelmeye çekiniyorlar. Sonuçta bir badire atlatıldı. Topkapı ve Ayasofya, Dolmabahçe gibi ziyaretçi sayısı günde 5-6 bin olan müzelerde bu sayı yarı yarıya düştü maalesef. Bu herkese yansıdığı gibi bize de yansıdı.

– İlk haftalarda Ai Weiwei’ye ilgi nasıldı? Gündemden bunalanlara kaçış noktası oldu aslında galiba…

Zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Sanatın, iyi yapılmış bir sergi ve konferansın insanlara iyi geldiği kesin.

– Yabancı ziyaretçilerde azalma var mı?

Biz genelde Türkiye’nin dört bir tarafından ziyaretçilerle buluşuyoruz. Benim çalışma sürecimde arzum Türk insanına müzeye gitme anlayışını kazandırmaktı ki başardık. Ailelerin severek geldiği bir yer olduk. Bundan mutluyum. Sadece sergi değil, biz çocuk atölyelerinden yetişkin eğitimlerine, koleksiyon buluşmalarından konferanslara ve tiyatroya kadar sanatın her alanına eğiliyoruz.

Kaynak: haberturk.com