İlham perisi bildiğiniz gibi değil,
Öyle uçmuyor, meslektaş, dost,
Entelektüel peri, ilhamı da ayrı güzel.
Pazar akşamı mutlak seyret dediği film,
‘The Discovery’, bir Robert Redford filmi,
Çok ilginç bir konusu var, inandığımız şey,
Bilim, ölüm sonrası yaşamı ispatlıyor.
Ve sonrasında gelişen ilginç senaryo ile,
Bu yaşamda mutsuz ve meraklı binlerce insan,
Diğer tarafa bir an önce ulaşma çabasına giriyor.
Ama kendini öbür tarafa atanın yeni çıkmazı ise;
Filmde asıl vurgulanan önemli nokta oluyor :
‘’ Bu yaşamda yakalayamadıklarımız’’
‘’Göz göre göre kaçırdıklarımız’’
‘’Kararsız kalıp elimizden uçanlar’’
‘’ Başaramadığımız, yetemediğimiz’’
Senaryo gereği diğer tarafı deneyimleyenlerin,
Bu yaşamın eziyetinden kurtulanların,
Beyin dalgaları çözümlendiğinde, kalan tek şey,
Çözemedikleri geçmişleri oluyor, ilginç film…

●●●●○○○○●●●●

Özellikle Hollywood sineması ve o akımın,
En sevdiği konulardan biri bu hesaplaşma.
‘ Geçmişimizden kalan bellek mirasımız’
Meşhur tercih ya da vazgeçişlerimiz,
Bir türlü aklımızdan çıkaramadığımız,
Ahüzarımız ya da nedamet halkamız’
Film de onu yakalamış, üstünü de süslemiş;
‘Ah şu hayata yeniden gelsem var ya’ diyene;
‘Buyur kardeş al sana yeni hayat’ diyor.
Sinema öyle bir sanat ki, onun yansıtıcıları,
Senarist, yönetmen, oyuncu; ayırdsız hepsi,
Bir ömürlük öyküyü, fikri, duyguyu, çıkarımı,
O kısa zamanda tam anlatanlar var ya, takdirlik.
‘The Discovery: Keşif’, buna tam bir örnek,
Film, kurguyu iki hayat arası geçişe odaklamış,
Deneyle buradan oraya gidenin ne götürdüğüne,
Ve bize bu hayat için ışık olacak bir fikir veriyor.
Çünkü herkes aynı şeyi götürüyor:
‘’Olmasından kendini sorumlu tuttuğu olayı’’
Duyarsızlığının, ilgisizliğinin cezasını,
Sorumsuzluğunun, görevsizliğinin yalnızlığını,
Affedememenin ve affedilmemenin ağırlığını,
Özgürlükle tutsaklık arasındaki kısa hayatında,
Onu mutsuz eden ne varsa diğer tarafa taşıyor.

●●●●○○○○●●●●

Sanat, özellikle sinema sanatı akıllıca kullanılırsa,
Beynimizin kullanmadığımız her yerine sesleniyor.
Düşünüyorum da hakikaten çok doğru;
İstesekte yaşayamadıklarımız, veya tersi,
Değiştiremesekte üzüldüklerimiz, kırıldıklarımız,
Söyleyemediklerimiz, söyleyip anlatamadıklarımız,
Nerede nasıl var olursak olalım, tüm yaşamda,
Bizimle birlikte var olmaya devam ediyor.
Filmde dediği gibi; aynı yanlışları sürekli yapan,
Başka türlü davranması mümkünatsız ruhların,
Bir başka yaşamda farklı olmasını beklemek,
Kendimizi inandırdığımız yalanlarımızdan biri.
Dedim ya, ilham perisi dürtünce,
İnsan film seyretmiyor içine girip yaşıyor,
Bu hayattan oraya götüreceğimiz nedir?
Yine bizi hapsedecek, kahredecek bir mirasın,
Olmamasını nasıl sağlarızı düşünüyorum.

●●●●○○○○●●●●

Filmden yola çıkarsak,
Bu senaryo da, insanı eksik faziletlerden tanımlayıp,
Herzamanki gibi insani erdemler noktasına çakıyor.
Bilimsel deney sonucu diğer tarafı deneyimleyenler,
Orada da bu yaşamlarını çıkmaz çekilmez yapan,
Herşeyi yine kucaklarında buluyorlar.
Geçmişten bellekte kalıp sırtımıza yük olan,
Birbaşka hayatta bile peşimizi bırakmayan herşey,
Bize verilen ama yapmadığımız görevlerden,
Kaçtığımız sorumluluk ve vicdani ödevlerden,
Ve bunlar sonucu kaçınılmaz bir devinim olan,
İnsanın insana ve doğaya karşı davranış kusurundan,
Etik ve normun erdem ekseninden kaymasından,
Yani görevsizlik zavallılığından kaynak alıyor.
Senarist eserinin özetinde bana şunu diyor;
Sadece kişisel hazzının ve maddesinin peşinde,
Varoluşunun kavrayamayacak kadar sığ,
Yardım eli uzatamayacak kadar habersiz,
Kendini tanıyıp bilmekten aciz bir insanın,
Buradan öteye taşıyacağı şey yine zaaflarıdır.
Sinema muhteşem bir sanat,
Sembollerle süslü enfes bir öğreti.
Öğreten Robert Redford gibi bir duayen olunca,
İnsan, hayalle gerçeğin eşzamanlı olamayacağını,
Ama gerçekteki iyilik ve doğruluğun,
Hayaldeki ümit ve güçle birleştiğinde,
Şimdinin nasıl güzelleşebileceğini görebiliyor…