Akrep zehrini biriktirir. Sokmak için kendisini. Akrep zehrini biriktirir. Biriktirir!

Şairi akrebe benzetmek mümkün. Yurdu, otağı ateşe verilmiş bir akrebe.

Mümkün, o kadar. Çünkü nihayet bir üründür şiir. Bir arz. Yazılmayı bekler, elden çıkmayı. İlk fırsatta da terk eder şairi. Okurunu arar, şairin ruh ikizini. Bulur da.

Ahmet Erhan’ı, okur, Alacakaranlıktaki Ülke’yle tanır. 1981: Türkiye sahiden alacakaranlıktadır, onulmaz, onarılmaz acılara yazgılı. Özne, bildik Ben’dir. İdealist, arkadaş canlısı, gözü pek, cömert, kitaplara teşne, kıt karınlı, kavruk, seyrek sakallı, miyop, hâkî parkalı, siyah bereli, özgüveni tam, kıt gülüşlü, dudaklarında “Venceremos”, âşık, tırnak içinde aklıevvel ‘o çocuk’. Bir 68’li, 78’li. Şairin, dolayısıyla okurun bizzat kendisi: “Sen de: –Bir arkadaşın öldü/ Ben diyeyim: –Kardeşim!/ Çiçekçi bana bir gül ver/ Götürüp tabutuna iliştireyim.”

Zıtlıkların, karşıt özdeşliklerin bir şiiridir Alacakaranlıktaki Ülke. Umutsuzluk mutu, umudu da barındırır içinde, ayrılık sılayı, vuslatı da, ölüm hayatı, ölümsüzlüğü de. Özne; seçilmişlere, kendisini seçilmiş (adak, nezir) addedenlere has bir resim verir.

“Mart 1981, Ankara” tarihli “Sunu”da “[A]lacakaranlık önceleri bir ülkenin görünümünü simgelerken, daha sonra tüm insani ilişkilerin içine sızdı. Bir toplumsal değer karmaşası, bir belirsizlik ortamının içine sürüldük. Bu kitap bir anlamda, bu alacakaranlığın yoğunluğunu şiirin olanakları ölçüsünde vermek savında.” der Ahmet Erhan.

Adnan Binyazar da o kanıdadır (Sanat Olayı, 1981): “Ahmet Erhan’ın yazdığı bugünün şiirleridir, yaşadığımız olağanüstü olayların belgeleridir. Olayları yakından yaşayan bir şairin duyarlığı, güncellikten ve slogandan kaçınarak, gerçeklik ve güzellik aşamasına varmıştır.”

Aynı yıl, Behçet Necatigil Şiir Ödülü’yle taçlandırılır. Ödül, birden, ‘postnişin’ katına taşır onu. Ne doğru dürüst ‘çile’si eşelenir, didiklenir, ne poetik neliği.

Enis Batur “İlk okunuşta neredeyse tümüyle kendisini eleveren, sunan bir şiir Ahmet Erhan’ınki.” der (1982 [Smokinli Berduş, 2001]): “Teksesli olması bir yanda, okura açacağı pencere bırakmaması öte yanda, üretilir bir okumaya elverişli değil bu kitap: Tüketiliyor ve tükeniyor.” der ve ekler: “Ahmet Erhan’ın kendi şiir dilini savunması doğal elbette; şiir dili anlayışını kavramış bir şair çünkü. ‘Ortak dil’e bağlanması da doğal: Ortak dili kullanıyor baştan uca. İmdi, şiir dili açısından gözden kaçmayacak sakıncalar doğuruyor bu.”

Her şairin belli bir biçim kaygısı vardır. Ahmet Erhan’ın da. Sesi – ahenk ve ritmi. Farklı biçimler de dener, farklı sesler de arar, bulur veya bulamaz ama arar. Umumî formları, tikel formları dikkate alır, kullanır veya kullanmaz ama gözlerini kısıp bakar en azından: ilk ve son dizelerine, köğükler arası geçişlere, ses grafiğine. Nihayet bir ‘ilk kitap’tır Alacakaranlıktaki Ülke. Bir vaad: Mevcut şiir pratiklerine içkin, ‘60’lı yıllar şiirine koşut bir şiir…

Hayır, Ben’dir Enis Batur’u yanıltan. Evet, İsyan’dan, Bir Gün Mutlaka’dan, Tutuklunun Günlüğü’nden, Toplandılar’dan, Sıragöller’den, Şairin Seyir Defteri’nden tanıdığı ‘o çocuk’. Bir de, Ahmet Erhan’a ait şu gazete kesiği: “Türk şiirinin ana sorununun, yavaş yavaş içine girmeye başladığımız sanayi toplumunun ilişkilerini bütün boyutlarıyla, onu karşılayan bir dille yansıtmakta düğümlendiğini düşünüyorum. Bu ilişkileri yansıtmak kimi arkadaşların söylediği gibi bir karşı-dil de gerektirmiyor bence.”

Sorun, ‘dil’ midir? Değil. Özdemir İnce’nin demesiyle “[Ş]iir dili, toplumsal doğal dili ve aynı zamanda bireysel dilyetisini [zaten] içerir. Bu bir denge sorunudur: Çünkü, kendi sözüne ‘meftun olup’ doğal dili ihmal eden şairler okurla iletişim kuramamak tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.” Ahmet Erhan’ın ‘kimi arkadaşlar’dan kastı da bu ‘meftun’lardır: Dil’den çok, Söz’ü, dilyetisini önceleyen, müziksel, resimsel söylemi öngören taife.

İçeriden bir tepkidir Enis Batur’unki. Mehmet H. Doğan’a, Ahmet Oktay’a, Mehmet Taner’e, İzzet Yasar’a, Hulki Aktunç’a, Mustafa Irgat’a koşut, “alternatif: aydın”lara has bir itiraz. Modern şiir, madem düşük yoğunluklu bir iç savaşın ürünüdür, “alternatif: şair” de zırhını kuşanacaktır elbet! Gerçi esas şiir dışarıda, tebeşir dairesinin dışında, ‘bu vaveylaya rağmen’ şekillenir, şekillenmiştir o başka konu. Bir söyleşide “[Ş]u beş şair, şiirimizin parametrelerini değiştirmişlerdir,” der kendisi de (Işık, 2013): “Önce Yahya Kemal tabiî, yolumuzu açan odur. 1945-65 arası yazdıklarıyla Dağlarca, sonra. Ardından, benim için, Necatigil, Ece Ayhan ve Oktay Rifat gelir.”

Sorun, Ahmet Erhan’ın Victory işareti midir? O da değil. Vakit akşamlıdır: şer saati. ‘70 Kuşağı’nın aklı hâlâ Georgiy Valentinoviç Plekhanov’dadır, Asım Bezirci’de, Eser Günson’da. Şiir, hak getire. Hiç değilse eser, poetika bazında…

Vakit akşamlıdır, ama ‘70 Kuşağı hâlâ ‘gerekçe’ peşindedir. Kucağında: Ernst Fischer Sanatın Gerekliliği, Christopher Caudwell Yanılsama ve Gerçeklik, Georg Lukács Çağdaş Gerçekliliğin Anlamı, George Thomson İnsanın Özü, elbet Georges Politzer Felsefenin Temel İlkeleri. 12 Eylül, bu yüzden, onların da miladıdır.

“Ahmet Erhan İçin, Özel” başlıklı yazıdan kısa bir alıntı
|Şark Belleği, 2016|

http://www.dr.com.tr/Kitap/Sark-Bellegi/Huseyin-Ferhad/Edebiyat/Deneme-Yazin/urunno=0000000695983