
Boynumdaki kelebek
Bugün yine bayram…
Eli öpülesi hüzünlü bir başlangıç gibi geliyor yıllardır bana, her kutsal bayramın ilk saatleri. Sonraki günlerde de yaş’lanmaya yüz tutmuş anıların özlenesi titreşimleri yokluyor yüreğimi. Çocukluğum geliyor, büyümüş kendi ellerini öpmeye… Bir çocuk geliyor; yön arayan deneyimleri ve tuzu eksik acılarıyla varsıllaşmış yorgun yürekte taze bir kan gibi akmaya.
Bugün yeni bir bayram…
Az sonra bir minik parmak dokunur kapı zilime…
Birazdan çocukluğum, kısa pantolonlu masumiyetiyle kapımın önünde dikilmeye başlar…
Küçücük avuçlarında tazeliğini hiç yitirmemiş birkaç terli şeker, göğüs kafesime tırmanıp içimde şirelenmeyi ister.
…
Bazen deyip geçiştiriyoruz ya hayatı… Eskiden öyle değildi. Arife günü alınmış bayramlık ayakkabılarımızı o günün akşamından kapının eşiğine koyar, yarım yamalak bir uykunun finalini belirleyecek olan sabah ezanının derinlerden gelecek gizemli sesini beklerdik. Bütün gece boyunca yatağımızdan ayrılmayan bir haz salgını karnımızı gıdıklardı. Bayram sabahında ve sonrasında tadacağımız mutluluklardan daha değerliydi belki de heyecanlı o bekleyişler.
Alelacele geçiştirilen sabah kahvaltısı… Atış sayısı zirve yapmış bir yürekle göz dikilmiş öpülecek ilk el… Sokakta artmaya başlayan akran çığlıklarına karışan maytap, mantar ve diğer patlayıcı sesleri… Dışarıda, zararsız (!) bir barut kokusu bizi beklerdi. Cebimizde bayram harçlıklarımıza siftah olan babamızın parası; yeni alınmış gıcır gıcır ayakkabılarımızdan gözümüzü ayıramadan, dünyanın en güzel insanıyım duygusuyla dopdolu bir başlangıca adımlanan en saf yürek halimiz… Öptüğümüz her elden aldığımız birer harçlık, dünyanın en zengin çocukları olduklarını sanan bizlerin servetine servet katardı. Şekerler ve kolonya kokuları aksesuarıydı o önemli günlerin. Yalnızca aksesuar… Ondan öteye gidemezdi bir bayram çocuğu için. Yalnızca bütünleyici bir yan üründü, o kadar.
Mevsim ne olursa olsun bayramlar aynı tadı verirdi…
Dünya bile yıkılsa bayram tatillerinin etkisi değişmezdi. Güzel günler başlar, yaşanır ve bir yalnızlık duygusuyla biterdi.

…
Bayramlara dair yazılacak ne çok şey var(mış)… Haaa! Şimdi aklıma geldi; içimdeki gökyüzünde yıllardır uçuşan o ukde…
Boynumda bir kelebeğim olmadı benim…
Yani bir papyon kravat takmadım hiç… Ne bayramımda, ne düğünümde, ne de ayrılığımda; iki beyaz yakamın arasına bir kelebek konmadı.
Parasızlık desen, değil…
Zamansızlık desen, belki…
Savsaklama desen, kesinlikle…
Desenize:
Ne de çok boşlamışsın hayatı…
Bir kelebeğin yirmi dört saatini…
Boynuna saramamışsın.
Aslına bakarsanız hâlâ titreşiyor…
Yutkunma yerimde kımıl kımıl bir duygu demeti…
Papyonunu bekliyor.
Not: Son kişisel sergilerimin ikisinde, boynumda kelebekler uçuştu… Artık ölsem de gam yemem!
