Altın Plaklı Sanatçı Fahri Işıkla Söyleştik – Cumali Karataş

Kendi bestesi olan “Agora Meyhanesi” ile altın plak kazanmanın yanı sıra, bestekâr Kazım Sanrı´nın “Feryat” adlı eseriyle de altın plak kazanınca adı “Feryat Fahri”ye çıkan “Çukurova sahnelerinin taçsız kralı” olarak da anılan Adana Radyosu´nun çok yönlü ses sanatçısı Fahri Işık´la Adana Radyosu´ndan Hollanda´ya uzanan sanat yaşamında şiirden besteye, sanattan geleneğe, kültüre, “pamuk tarlasındaki operalı günlerin de” dahil olduğu çok şey konuştuk.

Tömük´te bir yaz sıcağındayız. Çukurova´nın Hollanda´daki gönüllü müzik elçisi olan kıymetli sanatçı Sayın Fahri Işık´la uzun ama zevkli bir söyleşiye başladık…

         *SANATÇI FAHRİ IŞIK

            ***Kaçta doğdunuz Sayın Fahri Işık?

1938 Yılında, şimdi rahmetli anama sormuşlar..   O 1945´de kıtlık aylarında, herkese karneyle ekmek veriyorlardı ya, ‘hanım demişler bu çocuk ne zaman doğdu?´, ‘valla´ demiş ‘Gazi ölmeden 5-6 ay önce bir Haziran´da doğdu.  Ayın yirmisi değildi. Onlar da 19 yazmışlar. Ve 18 Haziran 1938.

/resimler/2018-11/23/0818556347659.jpg

***Evett… İyi ki de doğdunuz, çünkü özellikle Çukurova bağlamında, Adana Radyosu´na, çay bahçeleri sahnelerine, ”Çukurova´dan Sesler” gibi müzik adına tarihi sanatsallıklara renk katanlardan birisiniz, Çukurova´nın assolistlerindensiniz. Altın Plak kazanan bir sanatçısınız… Rahmetli Kazım Sanrı abimizle birlikte o zamanlar böyle gümbür gümbür çalışmalar içinde de olmuşsunuz. Peki hangi mahallede doğdunuz, hangi okula gittiniz…

            —1938 yılında eski ismiyle Fatih mahallesi veya Hatay mahallesi daha geride, şimdiki ismiyle Fatih mahallesi doğdum. 1938 yılında o zamanlarda oralara Âşık Veysel gelirdi. Dokuz yaşında Âşık Veysel´le tanıştım. O kahvelerde türkü söylerken ben simit satıyordum. Ona beş lira para topladım, iyi hatırlıyorum; parasını çaldılar. 12-13 yaşından sonra da Çukurova fabrikasına tekstil işçisi olarak girdim çocuk yaşta.

***Okul hocam?..

       —Okul yok… okul yok; ben dışarıdan okuma yazmayı öğrendim. İlkokul diploması aldım. Ortaokul diploması aldım.

***Okumanın yaşı yok tabii…

            —Tabii… Liseye hazırlanırken radyoevine girdim Her şey durdu 1961 yılında.  Sonunda Çukurova Radyosu´na, o zaman ki ismiyle Adana İl Radyosu´na girince her şey öyle kaldı.

***Askere gitmeden önce mi girdiniz Adana Radyosu´na?

            —Hayır sonra.

***Peki askere gidene kadar ne iş yaptınız?

            —Tekstilde… 1958 yılına kadar 7 yıl fabrikada çalıştım. Ya da altı yıl 6,5 yıl kadar. Ordan ayrıldım askere gittim. Kütahya Er Eğitim Tugayı´na gittim havacı olarak. Dokuz ay orda hem futbol oynadım hem…

***Futbol da oynuyorsunuz…

            —Tabii… lisanlı futbolcuydum ben.

***Hangi takımdı bu?

Tarsus Yıldırımspor´da. Sonra Berdanspor oldu, daha sonra da İdmanyurdu oldu, Tarsus İdmanyurdu oldu. Hatta Hanedanspor´a da transfer oluyordum…

***Hanedanspor Adana´nın tarihi takımlarından biriydi. Sonradan ismi Adanagücü oldu. Başkanı da Fuat Bugay´dı. Benim de lisansım çıkmak üzereyken yurtdışına gittim. Orda da fabrika takımımız yörenin amatör kümesindeydi.

Kütahya´ya gittim, mecburen ben futbolcu olduğum için dokuz ay Kütahya Havagücü´nde top oynadım.

***Demek ki iyi topçuydunuz…

Fena değildim. Hanedanspor´a alacaklardı beni… Tabii orda şarkı falan söylüyordum maçlara giderken. Sonra aldılar beni orduevine götürdüler. Orduevinde şarkı söylemeye başladım.

***İlk orda mı sahneye çıktınız?..

—Sazlarla ilk orda sahneye çıktım. Daha önce ben burada mesela çocukluğumda tarlada pamuk toplarken… Döven sürdüm ben. Döveni kaç kişi biliyor ki şimdi?..

***Döveni ben biliyorum… Dedemin dövenine binerdim o sarı sıcakta Havrani´yede.

Hı hıı…Döven sürdüm ben oralarda. Benim babamın sesi çok güzeldi. Annemin sesi çok güzeldi.

***O zaman bir genetik özellik vardı… Doğuştan gelen bir ses güzelliği böyle? Ayrıca ailede başka kimse var mı?

 —Ya şimdi insanın geleceğini bulunduğu muhit çok acayip şekilde yönlendiriyor. Çünkü etkili oluyor. Mesela… Örneğin ben babamı annemi veya orda tarlada, pamuk tarlasını bilirsiniz. Hikâye anlatanları, şarkı söyleyenleri duya duya büyüdüm ben.

***Hikâye derken gelenekten gelen o sözel edebiyatı, sokak edebiyatı gibi…

—Sokak edebiyatı olur mu?

***Sokak edebiyatı derken olumlu anlamda yani… Halka inen bir durum…

—Mahalle arasında mesela, siz belki de yetişemediniz, o zamanlar evlere kozalakları toplarlardı. Avlunun içine dökerdi babam o şifleri.

Mahallenin kızları toplanırlardı:

”Şaban Amca sen hikâye anlatırsan biz sana bunları şifleyeceğiz.”

***Keyifli bir şey, kültürel ve sanatsal zenginliğimiz…

—Tabii yani avlu bir sokaktı sonuçta.

***Şiirle de ilginiz olduğunu düşürsek, epey şeylerle, sizin değindiniz gibi sonuçta o ordan geliyor genetik ve edebiyat, müzik olayı olarak.

—Kesinlikle, kesinlikle… Ve Âşık Veysel´i küçük yaşlarda tanıdım. Onun etkisi oldu. Tabii ki küçücük çocuğum ben orda beş lira parasını topladım.dediler:”Âşık bu çocuğun sesi de güzeldir ha..”

***Şaban Abi de o çok beğendiği Halit Arapoğlu´nun babası Hüseyin Arapoğlu plakçı dükkânına geldiği zaman, bağlama çaldığında, onun şapkasını alıp para toplarmış. Onu hatırladım şimdi bu sizin Âşık Veysel olayında. O zaman öyleydi, adeta bir gelenek gibi…

—Bunun ayıbı yoktu. Hâlâ mesela bunlar oluyor.

 ***Burda benim dikkatimi çeken, Şaban abi gibi bir bağlama ustasının Hüseyin Araboğlu´na ustaların ustası derecesinde tanımlaması. Âşık Veysel de türküleri de bulunan diğer bir önemli usta tabii. Başka duyduklarım da var bu konuda… Bu yüzden, eskilerden benim en çok merak ettiğim Arab Hüseyin oldu.

 

Yazının devamını okumak için tıklayın