Küreselleşme denilen şeyin sermayenin herhangi bir ulusal sınır engeline takılmadan yayılabilmesi olduğuna artık hepimiz yaşayarak şahit olduk. Aynı zamanda gördük ki  sadece sermayenin sınır tanımazlığı ile kalmayıp, kültür ve sanat alanı da hızla küreselleşmekte.

Çünkü sermayenin küreselleşmesini yeni bir yayılma biçimi olarak benimseyen emperyal düşünce, bir ülkeyi “kültürle” ele geçirmenin asker ile ele geçirmekten daha kolay olduğunu çoktan anladı. Ve bu argümana, bugüne kadar uyguladığı her şeyden daha çok sarıldı.

Sinema veya müzik şovları gibi inanılmaz bütçe ve organizasyonlarla yapılan ve bireysel olarak kimsenin rekabet edemeyeceği kültürel (!)faaliyetler; (asker gönderip halkları zor ile teslim almaya alternatif olarak) ulusal aidiyetten koparılmış, zaten teslim olmaya razı insanları yetiştiren faaliyetler olarak yaşantımızın bir parçası oldu bile…

Daha da ötesi; çocuklarımızın bebekliklerinden başlayarak bu hiper-küresel alanın etkisine alınmasına kadar genişleyen yeni bir kültürel ortam oluştu. Onlar yerel kültürün geliştiği bir alan olan evinin sokağından ve komşu çocuğu ile olan ilişkisinden koparılarak, yalnızlaştırılıyorlar. Burada ortaya çıkan boşluk ise ruhlarına kadar ulaşma gücüne varmış olan internet sinyalleri vasıtasıyla küresel algılarla dolduruluyor. Artık çocuklarımızın kahramanları bile yarı yarıya kötülüklerle donatılmış küresel kahramanlar.

Daha bebekliklerinden itibaren ellerinden düşürmedikleri cep telefonları vasıtasıyla ele geçirilen yeni neslin, gelecekte küresel sömürüye direnme isteği böylece askıya alınmak isteniyor.

Son dönemde ortaya çıkan corona salgını da insanları evlerine hapsedip, yerel çevresinden kopararak bu gelişmeye yardımcı oldu maalesef…  Salgın bizleri okulsuz okullara, seyircisiz konserlere, ev sinemalarına, büyük paralarla hazırlanan online sınırsız konserlere olağan sürecinden daha çabuk alıştırdı.

Evinde oturduğun yerde, hiçbir emek sarf etmeden, hatta neredeyse para harcamadan “küresel” bir gösteri yıldızının Tokyo’nun muhteşem salonundaki konserini izleyebiliyorsan eğer, şehrinin Atatürk’ten kalma tiyatro salonundaki oda orkestrasının konserini (sanatçıları kentinin devlet konservatuarından yetişmiş değerli sanatçılar olsa bile) dinlemeye gitmek zor gelmez mi?.. Veya vizyona girmiş yeni bir Holywood filmini, evdeki koltuğunun karşısında izlemek varken, sinemaya giderek izlemek…

Bu örnekleri çoğaltabilir, hatta başka başka alanlara yayabiliriz.

Arjantinden daha ucuza(!) saman, Kanada’dan daha erken çıkmış(!) karpuz, İsrail’den kendine bağımlı tohum getirmek varken, Konya’da buğday, Adana’da meyve yetiştirmeye, Antalya’da tohum ıslahı ile uğraşmaya ne gerek var!!! 

En gelişmiş teknolojik ürünleri küresel piyasadan alabildiğimize göre, bizim teknoloji geliştirmemize de gerek yok o zaman. Bunun sonu “okula ne gerek var”a kadar gidip; eğitimsiz, lümpen bir toplum yaratmaya kadar varacaktır.

Bugün geldiğimiz bu noktanın başlangıç yeri maalesef kültürün ve kültürü oluşturan sanatın küreselleşmesidir. Böylesine bir küreselleşme ile asker göndermeden bir ülkeyi ele geçirebilirsin. Çünkü artık o ülkenin çocukları kendi kültürüyle düşünmeyi bırakırken aidiyet duygusunu da yitirmiştir.

Ancak sanattaki küreselleşmeyi, evrenselleşme ile karıştırmamak gerekir.

Sanatta evrenselleşme, yerel kültürün, dünya ile tanışmasını sağlayacak sanat yapımlarının yaratılıp sunulmasıyla oluşurken; küreselleşen sanat, büyük para ve organizasyonlarla ürettiği şeyleri çocuklarımızın elindeki tabletlere kadar indirerek ona karşı bir güç geliştirir. Biri yerelin evrene ulaşması iken, diğeri boşlukta üretilenin yerel üstüne çökertilmesi yani…

Bu anlamda evrenselleşme ile küreselleşme birbirine karşı iki güç olarak ortaya çıkar.

Bu karşı duruşta küreselleşme kazanırsa eğer, tüm yerel değerler (buna başta ekonomi dahil) yok olup gidecektir. Çocukların kahramanlarının Keloğlanlar veya Nasrettin Hocalardan Hymenlere, Ironmanlere dönüştüğünü gördüğümüze göre bu yok oluş çoktan başlamıştır diyebiliriz.

Bu yüzden sosyal demokrat belediyelerin yerel değerlerin yaşaması, yaşamasından öte evrensel bir boyutta temsil edilmesi için göstereceği her caba çok değerli. Sadece sosyal demokrat olanlar değil, küreselleşen sermayenin yerel değerleri yok etmesinden rahatsız olan tüm belediyeler yerelin desteklenmesini kendine vazife olarak görmeli. Bunları kaç kişi izliyor ki, öbürlerini milyonlar izliyor popülizmine düşmeden vermeliler desteklerini… Belediyelerin ekonomik darboğazını bahane etmeden, ekonomik darboğazın ancak böyle aşılabileceğini öngörerek yapmalılar bunu…

Çocukların vakitlerini bilgisayarın başında geçirmesinin yanında, sokakta oynayabilmelerini de teşvik eden projeler yapmalı, kentleri buna göre düzenleyip, onların yaşadığı yeri sevmelerini sağlamalılar…

Okulların sadece bilgi alınan değil, arkadaşlık kurulan, aidiyet geliştirilen yerler olduğunu, oyun oynanan bir bahçesi olmayan hiçbir yerin okul sayılmayacağını, projelerinin konusu haline getirmeliler…

Meşhur olmuş sanatçıların ötesinde, kentte yaşayıp, kent için üreten sanatçıları ve sanat etkinliklerini destekleyip, kenti dünyaya taşımalarına destek olmalılar…

Kentteki sanat mekanlarını çoğaltmalı, kentte üretilen sanat ve kültür projelerine destek olmalılar…

Kent kültürünü tanıtacak projelerin sürekliliğini sağlamalılar…

Turizmi kent kültürünün tanıtılması için bir araç olarak görüp, bu konuda yerel değerlere güvenmeliler…

Daha çok turist gelmesinin yerel değerlerin doğru sunumunda yattığını görmeli, bunu küreselleşen sömürüye bir karşı duruş olarak da algılamalılar…

Ben televizyondan bir Madonna şovu yerine, belediye salonunda Serhan Kelleözü’nden “Akdeniz Akşamları”nı dinlemeyi tercih ederim.

Ah bir de torunumla bizim sokakta futbol oynayabilsem. Veya köşe başındaki bakkal, topuyla camımı kırdı diye şikayete gelse yeniden…

http://gundemajans.com.tr/kuresellesen-dunya-ve-kuresellesen-sanat-yerel-yonetimlerin-rolu/?fbclid=IwAR3Sk_sTHqob0395S5TvC9EDbIu4_qtOD3yEHmrfel0FWzNsW-iW5ayPLxQ