“Peki bıkmadık mı biz kadınları sürekli erkekler üzerinden tanımlamaktan? Erkek referansı –babası, kocasıyla; yanında poz verdiği ünlü bir yazarla, bakanla, cumhurbaşkanıyla– olmadan bir kadını anlatamamaktan?”

TAÇLI YAZICIOĞLU

Türk Kadınlar Birliği’nin, Verem Savaş Derneği’nin kurucularından, uzman doktor; milletvekilliği, başhekimlik, dernek başkanlığı yapmış ama bunları alışık olduğumuz gibi İstanbul’da değil, bir kız lisesi bile bulunmayan zamanın Adana’sında 1913’te doğarak henüz kırk yaşına gelmeden gerçekleştirmiş, kadınların toplumda ve siyasette ön planda ve aktif olarak rol alabileceklerinin sadece ülkede değil, dünyadaki ilk örneklerinden, o öncü kadınlardan Makbule Dıblan’ı gerçekten unutsak da olur mu?

İki büyük kutu dolusu fotoğraf, albümlere konmamış, sırasız. Pasaportlar, kimlikler, kartpostallar, biletler, teşekkürler, bin türlü evrak ve bir defter; çoğumuzun varlığından bile haberdar olmadığı anatomik kısımlar sayfalar boyu elle çizilmiş, itinayla her bölgesinin ismi yanına yazılmış, Latince, uzun uzun. Eğer not edilmezse bu bilgiler, bakılacak kitap yok, kitap olsa dahi çoğaltacak fotokopi makinesi yok, cep telefonu hiç yok. Çünkü 1930’ların başındayız. En çok olan şey neydi diye sorarsanız: “Yok”.

Tıp okumak istiyorsunuz. Ancak üniversiteye kadar gelebilmek için liseyi bitirmeniz gerekir öncelikle. Oysa okuduğunuz Adana’da öğretmen olmak istemeyen kızların gidebileceği tek lise[1], Adana Amerikan Kız Koleji siz dokuzuncu sınıftayken kapanır. O arada sadece orası değil birçok okul kapanır; ailenin mali durumu bozulur, kışı geçirebilmek için çiftlikte on altı yaşında, kardeşlerinize okul açıp, onlara okuma-yazmayı öğretirsiniz. Kolejdeki arkadaşlarınızın hepsi okumayı bırakır ama siz Bursa’da okuyabileceğiniz bir lise olduğunu öğrenip oraya gidersiniz. Sonra bir duyarsınız ki Adana Kız Lisesi açılmış, hemen dönersiniz memleketinize, liseyi bitirirsiniz. Çünkü 1920’lerin sonlarına gelmişiz: Eğer Anadolu’daysanız kız öğrenciler için lise de yok.

Tüm bu yokluk içinde sizi okumanız için destekleyen bir anneniz var ama. Öyle bir anne ki, 1928’in bir sabahı gazetedeki yazıları okuyamayınca –çünkü harfler değişmiştir– ağlayan, ilk belediye meclisi üyeliği yapan kadınlardan, Fatma Hanım’dır o. Akla hayale gelmeyecek kadar işi kısa bir yaşama sığdırıp dünyadan ayrıldığınızda, onca taşınmaya karşın altı yaşınızdan beri biriktirdiğiniz, an be an yaşamınızı anlattığınız onlarca fotoğrafınızı ve diğer evraklarınızı kırk beş yıl saklayan, sözlerinizi yaşatan ve çocuklarına da yaşattıran, yine tam kırk beş yıl evinin baş köşesinde büyük çerçeveli bir fotoğrafınızla yaşamış sizden on iki yaş küçük bir de kız kardeşiniz var, Hüsniye Kozanoğlu. Sonra iki manevi kız kardeşiniz daha var, biri hakkınızda detaylı bir araştırma yapıp bilimsel bir makale yazan Feryal Saygılıgil, diğeri de hasbelkader fotoğraflarınızın büyüsüyle hikâyenizi anlatmaya çalışan bu satırların naçizane yazarı.

Aslında böyle yazıların daha çok erkek belirteçleriyle yazılmasına alışığızdır değil mi? İlgi çekmesi için Makbule Dıblan’ı yanında poz verdiği Reşat Nuri Güntekin’le, elinden onca erkek öğrencinin arasından tıp fakültesi diplomasını aldığı Hasan Âli Yücel’le, mecliste onca erkek milletvekili arasında tek kadın olarak yanında fotoğraf çektirdiği İsmet İnönü’yle de fotoğraflarını koyabilirdik en başa.[2] Ön plana bunları çıkartmak âdettendir. Peki bıkmadık mı biz kadınları sürekli erkekler üzerinden tanımlamaktan? Erkek referansı –babası, kocasıyla; yanında poz verdiği ünlü bir yazarla, bakanla, cumhurbaşkanıyla– olmadan bir kadını anlatamamaktan? Ne çare, bu bir süre daha böyle gidecek. Kadınların imleri kadınlar olana kadar devam edecek.

Hüsniye Hanım’ın sözlerini bize taşıyan, diğer hepsinden ayrı tuttuğu, sadece kadın anlatıcı ve belirteç denklemimizi biraz bozan, Makbule Hanım’ın en favori yeğeni, teyzesini kaybettiğinde on dört yaşında bir çocuk olan Hayri Kozanoğlu bizlere yardımcı; bir ulak. Çünkü annesinin dilini bir sözlük kisvesi altında yazan, bu şekilde onun yaşamını da bize anlatan, teyzesinin hatıralarının yeni koruyucusu, fotoğrafları benimle paylaşan o. O kadar yeğenin arasından favori bir yeğen atamak, Makbule Hanımın hatırasını ve mesajlarını bir gün bizlere aktaracak o kişiyi de seçmesi demekmiş. Bu seçimin lalettayin yapılmadığı anlaşılıyor.

O zaman her biri o yokluğun en çok var olduğu zamanlarda çekilmiş, yaşamını önemseyen, bir hikâyesinin olduğunu, dahası olması gerektiğini, ölümünden elli bir yıl sonra bile bizlere anımsatan Makbule Dıblan’ın fotoğraflarına bakarak ilerleyelim.

Şu ilk fotoğraftan benim de farklı bir lisede okurken bir yıl leyli meccani kaldığım Adana Kız Lisesi’ni tanımak çok kolay. O asırlık gibi duran, Çukurova’nın bataklığını kurutmuş kocaman okaliptüsler arkadaysa orası Bursa olamaz. Orada kalabalıktan biraz ayrı durmuş objektife bakıyor. “Ben herkesten farklı olacağım” diyerek başlamış sanki hayata Makbule Dıblan, “Herkesin gittiği yoldan gitmeyeceğim.” Ne o güne kadar gitmiş ne de ondan sonra gitmiş.

1934’te lise son sınıf öğrencisi Makbule’nin Reşat Nuri’nin yanında ciddi bir şekilde gülümseyerek verdiği poz boş yere değil.

O da büyük olasılıkla, bütün kadınlar gibi (sahi, okumayanımız var mıdır?), bir Çalıkuşu olmanın idealizmine sahip, Batı’da Polyanna neyse burada Çalıkuşu o; oluşan kültürler de bunlara mukabil şekillenmiş. Makbule ailesinin sadece en büyük çocuğu değildir, yapı itibarıyla da doğal lideridir, hep de öyle kalacak; sonradan maddi manevi ailesine hep o destek çıkacak, kararlar ilk ona danışılacak, hatta ileriki yaşlarında kardeşleri sadece onun doğum gününü unutmayacak. Amerikan tarzıyla karışık farklı bir eğitim de gördüğü için farklı bir kültürü de tanımış, meşrebini ve dilini ona göre kurmuştur. İyi okuyan, dirayetli, görgülü Makbule, “straples” elbiseyle boyun dekoltesini vurgulayacak kadar hülyalı pozlar verecek kadar frapandır da.

İngilizce bilmeyen kız kardeşi Hüsniye’ye muhakkak ki farklı bir görgü, “dondurma-pasta-kek” tarifleri ve bazı kelimeler de hediye eder. O da o zamanın Adanasında duyulmamış, hatta biraz züppece algılanabilecek, “İngilizceden bozma”, onu hem ablasına hem de muassır medeniyet imgeli Batı’ya bağlayan bu kelimelere özenle sahip çıkar: “Prezantabl, distinge, elegan,”[3] ve bunlara ek olarak, sözlüğe girmemiş, İngilizcedeki acil anlamına gelen urgent’tan üretilmiş, distinge gibi o zamanki şemaile göre tatlanmış “ürcan”!

Distinge: Kibar, nazik, zarif.
Görmüş, geçirmiş, seçkin mekteplerde tahsil görmüş, distinge bir şahsiyet olduğu hemen fark ediliyordu.

İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki üniversite öğrenciliği sırasında olduğu tahmin edilen, çünkü artık bu fotoğrafın tam ne zaman olduğunu hatırlayan yok; detaylar, tarihler ancak arkalarına yazılırsa varlar. Saçları o hep kendine yakıştığını düşünerek taradığı şekilde, biraz büyümüş olgunlaşmış, bunun ve kim bilir daha nelerin işareti olarak elindeki sigarasıyla bize doksan yıl önceden, Greta Garbo’nun Ninotchka’sı gibi müstehzi bir bakışla bakar, sanki, “Hafızayı beşer hep şaşacaktır bu ülkede ama inanın bir gün beni hatırlayacaksınız” diyerek meydan okur.

1930’ların ortasında üniversite öğrencisiyken bir küçüğü olan kız kardeşi Nesteren’i veremden kaybeder. Belki de bu yüzden ileride bu hastalığın teşhis ve tedavisi için çalışacak, hiç kimsenin verem gibi erken teşhisle kurtarılabilecek bir hastalıktan ölmesine gönlü el vermeyecektir. O günlerde, sonradan orada hukuk okuyacak Hüsniye’ye yolladığı ön yüzünde İstanbul Üniversitesi’nin kapısı olan siyah beyaz kartpostalın arkasında okulunu ve bahçesini tarif eder, gözlerinden sevgiyle öper. Üniversitedeyken, herkes gibi sadece tıp okumaz, Halide Edip’in edebiyat derslerini de takip eder. Hatta Halide Edip bu meraklı öğrenci de girebilsin diye ders saatlerini öğle saatlerine kaydırır. O sıralarda aynı evi paylaştığı iki erkek kardeşiyle her gece basımı yasaklanan Nazım Hikmet şiirlerini yataklarından birbirlerine söylemektedirler.

1940’ta, yirmi yedi yaşında doktor olur ve diplomasını zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’den alır, sonra da bahçede beyaz önlükleriyle fotoğraf çekilir.

O arada ufak bir ilişkisi olur ama ilerlemez. Ondan kalan birlikte gülümseyerek bir ağacın önünde durdukları tek fotoğraf hiçbir zaman atılmaz, kimseciklere bir şey söylenmez. O ilişkinin hatırası güya orada kalır ama sonradan hiç evlenmez, duyulmuş bir gönül hikâyesi bulunmaz. Orada sanki bir karar da verilmiştir, doksan yıl sonra bakan bana da sanki bir mesaj: “O fotoğraf, muharrire hanım, sadece zat-ı âlime kalsın.”

I. Dünya Savaşı’nın ülkeyi en çok zorladığı zamanlarda Aydın’a tayin olur. Kişiliği sadece doktorluk yapacak kadar tek yönlü olmayacaktır hiçbir zaman: Yardımsevenler Derneği’ne üye de olur, başkanlığını da yapar. Sonra İstanbul’a dönüp Haydarpaşa Hastanesinde iç hastalıklar ihtisasını tamamlar. Savaş bitmiştir, bu sefer Rize’ye tayin olur. Asıl Çalıkuşu hayatı tayin olduğu Rize’de bekler onu; ilk gittiğinde kalacak yer bile bulması zor olur; bula bula bir eczacının evinin tek bir odasını bulur. Bu onun Karadeniz zamanlarının başlangıcıdır. Cevvalliği ve cesareti hekimliğine de yansır. Hopa’ya bir takayla giderek, bugün bile ulaşımı güç olan, kıvrılarak ilerleyen dar dağ yollarından bin bir zorlukla oraya getirilen Artvin valisini trakeostomi yaparak yani boğazından delik açarak kurtarır. Bunu yaptığında otuz iki, otuz üç yaşında, tek bir odada yalnız yaşamak zorunda kalan, sevdiği, tanıdığı herkesten yüzlerce kilometre uzak genç bir kadındır. Bu onu o bölgede efsane haline getirir.

O sıralar Hukuk Fakültesi öğrencisi olan kız kardeşi Hüsniye, ablasının İsmet İnönü ile yaşadığı bir anekdotu ailesine ve Feryal Saygılıgil’e şöyle aktarır[4]: Rize’ye gelip dispanseri ziyaret eden İnönü, ailesinden uzaklarda ve olanakların çok kısıtlı olduğu bir yerde doktorluk yapan bu genç doktordan etkilenir ve ona herhangi bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sorar. Bu tabii ki, eğer diliyorsa onu farklı bir yere de tayin edebileceğinin bir imâsıdır. İşte orada verilen cevap bir ülkeyi sil baştan kurma idealizmi ile dolu, Karadeniz’deki verem oranının fazlalığını kendi konforundan önde tutan Çalıkuşu’nunkidir: “Bir röntgen cihazı burada eksik. Hastanemize bir röntgen cihazı.”

1946’ya kadar Rize’de çalışır, ayrıldığında Veremle Mücadele Dispanseri Başhekimidir. Ayrılır, çünkü CHP ona Adana’dan milletvekili olmasını teklif eder. Bununla ilgili bir kayıt yok ama kim bilir, belki İsmet İnönü kendinden röntgen cihazı isteyen o genç doktoru unutmamıştır. Kadınların siyasete henüz girdiği, sadece üç dönemdir (on bir yıl) milletvekili olduğu zamanlardır. Dil bilen ve meslek sahibi kadınların azlığına karşın, milletvekili oranı günümüzden pek de o kadar farklı değildir. Otuz üç yaşının her anında öncülük yaptığından, bu görev için ne tereddüt etmiş ne de böyle bir sorumluluğu yadsımış olması gerek. Hitabet yeteneğinin olduğu zaten erken yaşlardan bellidir. Özellikle annesinin desteği ile, 1946 seçimlerine girer, Adana’nın, o zamanki ismiyle Seyhan’ın, 8. Dönem milletvekili olur. Meclisteki en genç vekil olduğundan Divan üyesi seçilir. Kendinden yaşça büyük onca erkek vekil arasında İsmet İnönü ile poz verirken acaba neler düşünür?

yazının devamı linkten okunabilir

https://t24.com.tr/k24/yazi/makbule-diblan-i-unutsak-da-olur-mu,3121?fbclid=IwAR293OL-LO_JfG9GBRPO9LSNNwXMNKCkyzz4w9Dzw93-e4DS98EcYLIyn3Q