
Aynanın karşısına geçtiğimde, genellikle, bakışlarımı o anki görüntümün üzerinde pozitif enerjiyle gezdiremem… Kendisiyle hiç de barışık olmayan bir çift göz, sırlı camdaki simetrisine “Ne işin var burada?” der gibi bakar durur çoğunlukla. Hangi fırtınaların, duygusal depremlerin ya da mutluluk sinyallerinin kısa devreleri şekillendirmiştir cildimi? Zaman, kimlerle veya nelerle çentikler atıp izler bırakmıştır suratımda? Kimler öperek, kimler tokat atarak kızartmıştır yanaklarımı? Çok net hatırlayamam!

Dudaklarımın, aşağı doğru sarkmış kıvrımlarıyla, yüzümde yarattığı ağlamaklı ve yorgun ifade, hangi kelimesiz öfkenin dışavurumudur? Çözemem!
Televizyon programımın çekimlerinde, kamera daha çalışmaya başlamadan boyadığım ıslak yüzüm; yönünü aşağıdan yukarı doğru yaylandırdığım dudak çizgim, burnuma taktığım ve renklendirmeye çalıştığım mavi dünyam ile… Belki, bazı insanlar gibi ben de isimsiz bir palyaçoyum.
Hepimiz ağlarken gülmenin yollarını aramıyor muyuz; Matruşka’lar anlamasın da acılarımızı, bir çizgi de onlar atmasın diye suratımıza? Bizler, bazen hüzünlü bir komedyen gibi ağlarken, gülümsemenin resmini yapmıyor muyuz mimiklerimize?
…

Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecine girmesiyle, Rusya’nın kültür yansımalarını, özellikle de 90’lı yıllarda yoğun olarak, işporta tezgâhlarında bile görmeye başladığımız dönemlerde, Matruşka adı verilen aksesuar nitelikli oyuncakla yakından tanıştık. Hem oymacılık hem de resim sanatı açısından Rusya’nın imajını yansıtan, iç içe geçmiş masum duruşlu bu tahta bebekler, soğuk savaş sonrasında, dünya tarafından farklı biçimlerde yorumlanmaya başladı…
Anne, çocuk, doğurganlık ve aile gibi kavramlarla yola çıktığı söyleniyor Matruşka felsefesinin… İlk 26 yılını ardımızda bıraktığımız milenyumdaysa, çok yüzlülüğün ve güvenilmez değişkenliğin en popüler simgesi oldu bence.
Bazen karşılaştığım tüm insanlara sorasım geliyor: “Sizin hayatınızda hiç Matruşka yok mu?.. Matruşka’lar yön vermedi mi hiç, duygusal trafiğinize? Kadın ya da erkek, şişman ya da zayıf; tanıdıkça yeni bir yüzünü gördüğünüz insancıklar bulunmadı mı yaşamınızda?” diye.
Eğer onlar bana soracak olurlarsa cevabım hazır: “Oldukça zengin bir Matruşka koleksiyonuna sahibim. En büyük yaraları da en sevdiğim modellerden aldım. Onlar çok özeldi ve özenle saklamıştım, ömrümün en bıçkın evrelerinde. Duyarlı bir şekilde tozlarından arındırıp, yüreğimin raflarına yerleştirmiştim… Şimdi yüreğim, son basamak yoğun bakım ünitesinde tamirci arıyor. Sürekli ilgi ihtiyacında!” şeklinde pesimist / karamsar bir tavırla bu yazıyı bitirmek mümkün… Yani, ruhumun kararma saatlerine saplanıp kalmak çok basit.
Ama Yin Yang felsefesinde olduğu gibi, hayatın başka bir yüzü daha var…
Optimizm: İyimserlik!
Ne vakit bu sözcüğü duysam, beyaz bir yelkenli tekne, mavi bir sonsuzluğa doğru, hafif dalgalar eşliğinde alıp götürür beni… Ve o sonsuzluğa bir ad ararken; “mutlu dinginlik” diyesim gelir!
…
Ünlü Rus Yazar Dostoyevski, romanlarında okuyucuyu kıskaca alır… Konunun içinde sürüklerken boğar. Ama romanlarının sonuna öyle bir bölüm ekler ki; okuyan ferahlar, huzur bulur. Cehennemden cennete geçmiş gibi olur o an. Bu da Dostoyevski’nin Matruşka’sıdır… Her bölümü açtığınızda, içinden, küçülerek de olsa çıkan bir başka karamsar ifade doğar… Ama son bölüm, en küçük ve aydınlık figürdür. Oraya kadar sabredip, sonucu bulabilmektir bütün mesele.
…

Palyaço ve Matruşka!
Bu iki figürü değişik biçimlerde yorumlamak mümkün… Kendimizi hangisinin yerine koyacağımız bize bağlı.
Ama yazımın gelişiminde belirttiğim gibi; o kadar çok Matruşka’m oldu ki… Her yeni kutuyu açışımda yüreğime kıymık battı…
Ve aynanın önüne geçip, karşımdaki palyaçonun yüzünü yıkarken…
Her zaman değilse de bazen; sonsuz sandığım karanlıkta bir ufuk ağardı.
