
SALİH BOLAT’LA BİR GECE YAZIŞMASINDAN:
(…)
D.A.- Bak aklıma ne geldi… Sen benden önce ölürsen, sana ilişkin yazacağım çok güzel anılarım var. Ama ben bu konuda sıfır şansa sahibim!
S.B.- Lan sırf bunu yazman için senden önce ölmeyen şerefsizdir… Ama okumayı da çok istediğim için bir yol bulmam lazım.
(2 Ekim 2015- 00:26)
SALİH BOLAT VE ANAYURDU ADANA
İnsanın, örneğin Salih Bolat kalibresinde bir şair dostu olmayagörsün; değil mi ki o, ister istemez eskiyen yıllarla ölçülemeyecek bir sorumluluğu üstlenmiştir.
Sorumluluk; karşılıklı ve çıkarsız, olması gerektiği ölçüde ona ve yaşam biçimine duyduğunuz saygıya yaslanıyordur.
Adının anımsandığı her ortamda yalnızca “şair” olarak vurgulanması diğer özelliklerinin önüne geçse bile, bu onur her ikinize de bir ömür yeter.
Kolay değildir böylesi değerde bir dostluğu 40 yıla yakın zamandır aşınmadan, yalama olmadan koruyup kollayarak taşıyabilmek. Özveri gerektirir her şeyden önce; 61 yıllık hayatının 4/3’üne serpilmiş edebiyat aşkının gözle görülebilecek çalışma disiplinine dayalı başarılarını kıskanmadan anlayabilmek, her fırsatta onu hak ettiğince saygı ve sevgiye doyurabilmek…
İstemezsiniz ki tırnağına taş değsin!
Alışılageldiği üzere bu tür “anı yazıları” için taraflardan birinin ölmesi gerektir! Ama şu da bir gerçek: Böylesi bir yazının yazılabilmesi adına benim değil, Salih Bolat’ın ölmesi “adetten” sayılacaktı! Nedenini kestirebilmek zor değil; anıların bu kadarını bile yazmak onuru bana düşerse de, ben öleyim ölmeyeyim (bunu Salih’in kaleminden okumak gibi) bir şansımın olmadığı, gerçeğin diğer yüzü. Şaka bir yana, “Eşkıya”da “Hayatın sevda karşısında ne önemi var?” denilmiş olsa da binlerce yazı feda olsun sevgili arkadaşıma… Bu dünyayı hak etmeyen onca “insan” kılıklı yaratık dururken; rahatlıkla söylenebilir ki, bir şair, kendisine biçili bir ömrü en azından iki kez hak ediyordur.
Ancak, Salih bunu çok iyi bildiği için bir yazışmamızda; “…Lan, yalnızca bu anılarımızı yazman için bile senden önce ölmeyen şerefsizdir!” demişti daha geçen yıl. Ardından da eklemişti; “Ama bunları okuma şansım olmayacak ne yazık ki o zaman!”
O nedenle ki, geçtiğimiz ay (Şubat 2017) her ikimizin de doğup büyüdüğü Adana’sına gelmesini ve yine (bir günlüğüne de olsa) onun deyimiyle eskiden sıkça yaptığımız gibi “sokaklarda sürtmemizi” fırsat sayan bu harfler dile gelmiştir. Ha, elbette bir de şu var atlanmaması gereken: Salih Bolat’ın, aynı etkinliğin (Çukurova Belediyesi-Orhan Kemal Edebiyat Festivali) bir başka Adanalı yazar-konuğu Özcan Karabulut’a kanıtlayacağı “asimile olmamış Adanalılığı…”
Şu anlarda, şimdi; daha dünkü gibi sımsıcak kimi anılarımızı belleğimin makarasına takarken, pırıl pırıl görüntüleriyle 1978’in yaz günleri kımıldıyor uzak resimlerden.
***
1940’lı yıllarda Adana’da sürgünde olan Abidin Dino, (burada evlendiği) Güzin Dino, Arif Dino, Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve bu adlara eklenebilecek onlarca edebiyat insanıyla yazar-çizer ve sanatçının buluşma noktası olan, Halkevi’nin bulunduğu yerdeki Adana Büyükşehir Belediye Binası’nın girişteki sergi salonu… Bu kez, insanlara sunulan yağlıboya-suluboya resimler, fotoğraf vb. çalışmalar değil, bir şiir sergisi… Öncelerde örneğine rastlandı mı, bilemeyeceğim; Salih Bolat’ın şiirleri üzerine Arif Aşçı karakalemle desenler çizmiş; şiirler çizgiyle sarmaş dolaş… O günler kitaplarını okuyup şiirleriyle yenileyin tanış olduğum Hasan Hüseyin’e oldukça yakın dursa da, ilk okuyuşta çarpıldığım dizelerden aklımda kalan bir üçlüğü, belki Salih bile anımsamıyordur: “…ister Afrika kıyılarında/ister Mithatpaşa sokağında olsun/yıldız yıldızdır yani…”
Çok değil, sanırım birkaç ay geçince posta kutumdan çıkan bir not sonrası Mustafa Dertli (Emre), Mehmet Taşar, Çetin Derdiyok (…) ile de tanışmamız o günlere denk düşer.
Şiirde emeklediğim, ilk adımlarımı yerel gazetelerle Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Hürriyet ve Kelebek’teki “şiir köşeleri”nde sınadığım günlerde; oralarda bu şiirleri okuyup Adana’da yaşadığımı öğrenen bu arkadaşlarla tanışıklığımız ertesindedir Bolat’la ilk yüz yüze gelişimiz.
Salih Bolat: İnce, uzun bir dalın insan biçimine bürünmüşü… Kendine özgü vurgu ve tonlamalarıyla konuşmasına renk katan biçemi… Amele yanığı değil, Çukur’un esmerliğine yakışır uzun boyu… Yılmaz Güney’in 60-70 arası yıllardaki siluetini andırır kıvırcık saçları ve yaylanarak yürüyüşü… Okuduğuna değer vererek özümsemesi; kendi yararına olan bir konuyu arkadaşlarının da yararına bilmesi… Şiir denilince “Allah’ın oğluna” bile torpil geçmemesi… Şiirlerinde hiç vazgeçemediği doğaya, insana, hayata duyduğu derin aşk hali… Her şeyden çok ve önemlisi, kendine özgü duruşunun olması… Çağından sorumlu insan donanımı ilk anda duyumsanabilecek bir entelektüel…
Dahasını saymıyorum; girmek isteyene açık, şiirle yıkanmış koca bir yürek!
Şunu da söylemek isterim unutmadan: Aslında ilk yıllar hiç sevmemiştim Salih’i! “Zor” bir insan olduğunu algıladıkça, bilgisi ve birikimiyle karşısındaki her kimse, onu ezdiğini düşünüyordum. Şimdi şimdi anlıyorum; o bunu bile isteye yapmıyordu. Şiire saygısından; ödün vermiyor, eleştirilerindeki ısrarı o konudaki sağlam bilgisine dayanıyordu. Tırmandığı yol, şiirin zorlu ama doğru yoluydu. Buna göğüs gerebileceksem “iyi bir şair” olabilirdim. Bir oturuşta yazdığım şiircikleri hiç beğenmez, “niye”lere, “nasıl”lara, “niçin”lere belediği, her sözcükte, dizede mantık aradığı sorularıyla anamı-dinimi ağlatırdı! Sonrasında, yazdıklarımın topunu yırtar atar, Allah-kitap dümdüz giderdim ardı sıra!
Yine de ertesi gün yeni şiirlerim cebimde, çıkarmayı düşündüğümüz dergi için elimizde daktilomuz; Seyhan Baraj Gölü Çamlığı’nın ağaç altındaki beton masaları, Atatürk Parkı, Niğde Hanı, kuytu çayevlerinde (Dertli, Bolat ve ben) buluşur, ince ince didişirdik. Paramızı denkleştirebildiğimiz kimi günler, sıvası parça pinçik olmuş izbe meyhanelerde alırdık soluğu.
Öğrencilik yıllarında aramızda bulunmayışı, bilirdik ki Ankara’ya kapağı atmasından… Mezun oldu, evlendi, oğlu Onur’u armağan ettiyse de dünyaya; Ankara yılları Adana özlemini depreştirdi, sıla ateşine odun sürdü.
Ara ara geldiğinde rastlaşmanın ötesindeydi buluşmalarımız. Yuvarladığımız ucuz şarapların acısı onsuz geçen günlerimizdeki özleme tat veriyordu. Eskiistasyon’da bir meyhanede söylediği türküler nasıl da diridir anılarda; bunu ancak Çetin Boğa, Feyyaz Kadri Gül, Ahmet Çadırcı, Çetin Derdiyok, Mustaf Dertli, Mehmet Taşar ve Duran Aydın bilebilir.
Ardından buruk gülümsediğimiz nice anılar “İyi ki yaşamışız” dedirtiyor insana. Yaş aldıkça şiir uğruna çıkılmış bir yolda ayrı ayrı adımlasak da, benzer acılarıyla savrulduk zor yılların.
Salih’le dostluğumuzun ilk yıllarında, Ankara yollarında otobüs yolculuğumuz Kutluay Şakar’ın Yenimahalle’deki evinde, yani “Yapıt” dergisinin Çınar Sokak’taki bürosunda noktalanırdı. Sonrasında Yeni Halkçı gazetesinde Hasan Hüseyin’le görüşülür, Kızılay’da ayaküstü biralar yudumlanır, Samanpazarı’ndan alınma hamsiyle, Salih’in Aydınlıkevler’deki bekar odasında sabahlanırdı.
Salih de, ben de “Yapıt” dergisini, Hasan Hüseyin ve Adnan Yücel’le sayfa komşuluğu yaparak ilk şiirlerimizi yayımladığımız günlerle anımsarız. Sonra (ilk kitabı “Yaşanan”ı yayımladığı dergi/yayınevi olarak) Yaba, sonra Petek, sonra Sesimiz, Türkiye Yazıları, Oluşum, Yarın… sürer, gider.
Zafer Çarşısı; evet ya, nasıl da entertip tıkırtılarını sayfalarına gizlemiş kitap kokardı o yıllar…
Duydum ki bir gün, bir boşluk yaratmış, gelmiş 1982’nin bir güz günü “çocukluğu anayurdu”nun başkenti Adana’sına. Durur muyum; atladım balon tekerli kırmızı Bisan’ıma; üç pedalda İstiklal Mahallesi’nden Kanalköprü’ye, evlerine… “Hadi!” dedim, “Çok seveceğin bir yere gidiyoruz…” Şehir aşağılarda, kayıyoruz asfalt yolda hiç pedalsız! Salih ardımda, keyifle tüttürüyor Maltepe’sini… Ver elini Yavuzlar Mahallesi, Orhan Kemal Bulvarı. Alışmışız ya bizim mahallelerden; hiç yabansımıyoruz onca yoksulluğu. Ortalık elli altıya gidiyor tablacılar, faytonlar, at arabalarından… Bicici, tabla kebapçıları, şalgamcı, aşlamacılarıyla cıvıl cıvıl Orhan Kemal Bulvarı’nda sürtüyoruz!
Ama, uçsun mu o gün yaşadıklarımız? Bir fotoğrafla belgelenmesin mi?
Yolun karşısında bir fotoğrafçı dükkânı görülüyor. Sahibine, “Arkadaşım Ankara’dan geldi” diyorum. “O caddeye adı verilen Orhan Kemal, arkadaşımın dayısı olur. Orada bir fotoğraf çektirmek istiyoruz.”
Elektrik direğine tellenmiş paslı tabelanın yönünün gün ışığına ters durduğunu, çevrilmesi gerektiğini söylüyor. “İki dakkalığına” bir pense isteyip karşıki tamirciden, sorunu çözmek çocuk oyuncağı! Tabela batıya, güneşe çevriliyor: İkimiz önde, bisiklet direğe dayalı, ardımızdaki tabelada “Salih’in dayısı Orhan Kemal…”
Geçtiğimiz yıl, bir gece; yine yazışırken bilgisunar üzerinden, o fotoğrafı ve o günü anımsıyor Salih: “17 Şubat 2017’de Adana’dayım. Yine gider miyiz Orhan Kemal Bulvarı’na? Aynı yerde aynı pozu verir miyiz? Bir de güzel bir kebap… Ardından gün boyu ‘sürteriz’ sokaklarda, ha!” Dileğini yerine getirmenin bedeli olarak, şimdilerde 50. sayısını aşan dergimiz “Yaşam Sanat için bir şiir şutlamasını” istiyorum; “Tüfekçi”yi gönderiyor birkaç dakika sonra.
O gün geldiğinde Salih’le kucaklaşmamızı, yıllanmış dostluğumuzu bütün arkadaşlarım gıptayla izliyor.
Ertesi sabah gazeteci-şair arkadaşım Mustafa Özke’ye (Salih’e haber uçurmaksızın) aklımdan geçenleri telefonda aktarıyorum. Kırmıyor beni, sevinç duyuyor üstelik, besbelli.
Sonrasında buluşup önce Kanalköprü’deki Salih’in doğup büyüdüğü kırmızı boyalı eve, ardından İstiklal Mahallesi’ndeki benim baba evime gidiyoruz.
Şunu yapmasak eksik kalacaktı: Hani Yılmaz Güney “Boynu Bükük Öldüler”inde anlatır ya; Yenice bitiktir artık. Umutsuzluk yaşanılır olmaktan çıkarmıştır köyü. Şimdi göç zamanıdır. Göçülür Adana’ya sahiden de; yaşı 11-12’dir Yılmaz Pütün’ün. Romanında anlattığı birebir yaşadığıdır. Yeşilyuva Mahallesi’ndeki o evi, tek göz gecekonduyu da görmelidir Salih Bolat…
Semtler, evleri ve binalarıyla; caddeler vitrin ve lüks arabalarıyla fazla da değiştirememiştir yoksulluğu.
Sokaklarında “sürterken” yıllar sonra Adana’nın, bunu fısıldadı Siptilli Pazarı… Şan Sineması’ndan ancak bizim duyabildiğimiz bir türkünün ezgisi havalandı. Bitpazarı, Suriyeli yoksulların cennetiydi artık!
Bilmiyorum, daha kaç yıl yaşarız? Sevgili dostumun bir dahaki gelişine kadar yanarsa da yansın dursun özlemimiz.
(Şiirden ve Şehir dergileri; 2018)
(…)
D.A.- Bak aklıma ne geldi… Sen benden önce ölürsen, sana ilişkin yazacağım çok güzel anılarım var. Ama ben bu konuda sıfır şansa sahibim!
S.B.- Lan sırf bunu yazman için senden önce ölmeyen şerefsizdir… Ama okumayı da çok istediğim için bir yol bulmam lazım.
(2 Ekim 2015- 00:26)
SALİH BOLAT VE ANAYURDU ADANA
İnsanın, örneğin Salih Bolat kalibresinde bir şair dostu olmayagörsün; değil mi ki o, ister istemez eskiyen yıllarla ölçülemeyecek bir sorumluluğu üstlenmiştir.
Sorumluluk; karşılıklı ve çıkarsız, olması gerektiği ölçüde ona ve yaşam biçimine duyduğunuz saygıya yaslanıyordur.
Adının anımsandığı her ortamda yalnızca “şair” olarak vurgulanması diğer özelliklerinin önüne geçse bile, bu onur her ikinize de bir ömür yeter.
Kolay değildir böylesi değerde bir dostluğu 40 yıla yakın zamandır aşınmadan, yalama olmadan koruyup kollayarak taşıyabilmek. Özveri gerektirir her şeyden önce; 61 yıllık hayatının 4/3’üne serpilmiş edebiyat aşkının gözle görülebilecek çalışma disiplinine dayalı başarılarını kıskanmadan anlayabilmek, her fırsatta onu hak ettiğince saygı ve sevgiye doyurabilmek…
İstemezsiniz ki tırnağına taş değsin!
Alışılageldiği üzere bu tür “anı yazıları” için taraflardan birinin ölmesi gerektir! Ama şu da bir gerçek: Böylesi bir yazının yazılabilmesi adına benim değil, Salih Bolat’ın ölmesi “adetten” sayılacaktı! Nedenini kestirebilmek zor değil; anıların bu kadarını bile yazmak onuru bana düşerse de, ben öleyim ölmeyeyim (bunu Salih’in kaleminden okumak gibi) bir şansımın olmadığı, gerçeğin diğer yüzü. Şaka bir yana, “Eşkıya”da “Hayatın sevda karşısında ne önemi var?” denilmiş olsa da binlerce yazı feda olsun sevgili arkadaşıma… Bu dünyayı hak etmeyen onca “insan” kılıklı yaratık dururken; rahatlıkla söylenebilir ki, bir şair, kendisine biçili bir ömrü en azından iki kez hak ediyordur.
Ancak, Salih bunu çok iyi bildiği için bir yazışmamızda; “…Lan, yalnızca bu anılarımızı yazman için bile senden önce ölmeyen şerefsizdir!” demişti daha geçen yıl. Ardından da eklemişti; “Ama bunları okuma şansım olmayacak ne yazık ki o zaman!”
O nedenle ki, geçtiğimiz ay (Şubat 2017) her ikimizin de doğup büyüdüğü Adana’sına gelmesini ve yine (bir günlüğüne de olsa) onun deyimiyle eskiden sıkça yaptığımız gibi “sokaklarda sürtmemizi” fırsat sayan bu harfler dile gelmiştir. Ha, elbette bir de şu var atlanmaması gereken: Salih Bolat’ın, aynı etkinliğin (Çukurova Belediyesi-Orhan Kemal Edebiyat Festivali) bir başka Adanalı yazar-konuğu Özcan Karabulut’a kanıtlayacağı “asimile olmamış Adanalılığı…”
Şu anlarda, şimdi; daha dünkü gibi sımsıcak kimi anılarımızı belleğimin makarasına takarken, pırıl pırıl görüntüleriyle 1978’in yaz günleri kımıldıyor uzak resimlerden.
***
1940’lı yıllarda Adana’da sürgünde olan Abidin Dino, (burada evlendiği) Güzin Dino, Arif Dino, Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve bu adlara eklenebilecek onlarca edebiyat insanıyla yazar-çizer ve sanatçının buluşma noktası olan, Halkevi’nin bulunduğu yerdeki Adana Büyükşehir Belediye Binası’nın girişteki sergi salonu… Bu kez, insanlara sunulan yağlıboya-suluboya resimler, fotoğraf vb. çalışmalar değil, bir şiir sergisi… Öncelerde örneğine rastlandı mı, bilemeyeceğim; Salih Bolat’ın şiirleri üzerine Arif Aşçı karakalemle desenler çizmiş; şiirler çizgiyle sarmaş dolaş… O günler kitaplarını okuyup şiirleriyle yenileyin tanış olduğum Hasan Hüseyin’e oldukça yakın dursa da, ilk okuyuşta çarpıldığım dizelerden aklımda kalan bir üçlüğü, belki Salih bile anımsamıyordur: “…ister Afrika kıyılarında/ister Mithatpaşa sokağında olsun/yıldız yıldızdır yani…”
Çok değil, sanırım birkaç ay geçince posta kutumdan çıkan bir not sonrası Mustafa Dertli (Emre), Mehmet Taşar, Çetin Derdiyok (…) ile de tanışmamız o günlere denk düşer.
Şiirde emeklediğim, ilk adımlarımı yerel gazetelerle Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Hürriyet ve Kelebek’teki “şiir köşeleri”nde sınadığım günlerde; oralarda bu şiirleri okuyup Adana’da yaşadığımı öğrenen bu arkadaşlarla tanışıklığımız ertesindedir Bolat’la ilk yüz yüze gelişimiz.
Salih Bolat: İnce, uzun bir dalın insan biçimine bürünmüşü… Kendine özgü vurgu ve tonlamalarıyla konuşmasına renk katan biçemi… Amele yanığı değil, Çukur’un esmerliğine yakışır uzun boyu… Yılmaz Güney’in 60-70 arası yıllardaki siluetini andırır kıvırcık saçları ve yaylanarak yürüyüşü… Okuduğuna değer vererek özümsemesi; kendi yararına olan bir konuyu arkadaşlarının da yararına bilmesi… Şiir denilince “Allah’ın oğluna” bile torpil geçmemesi… Şiirlerinde hiç vazgeçemediği doğaya, insana, hayata duyduğu derin aşk hali… Her şeyden çok ve önemlisi, kendine özgü duruşunun olması… Çağından sorumlu insan donanımı ilk anda duyumsanabilecek bir entelektüel…
Dahasını saymıyorum; girmek isteyene açık, şiirle yıkanmış koca bir yürek!
Şunu da söylemek isterim unutmadan: Aslında ilk yıllar hiç sevmemiştim Salih’i! “Zor” bir insan olduğunu algıladıkça, bilgisi ve birikimiyle karşısındaki her kimse, onu ezdiğini düşünüyordum. Şimdi şimdi anlıyorum; o bunu bile isteye yapmıyordu. Şiire saygısından; ödün vermiyor, eleştirilerindeki ısrarı o konudaki sağlam bilgisine dayanıyordu. Tırmandığı yol, şiirin zorlu ama doğru yoluydu. Buna göğüs gerebileceksem “iyi bir şair” olabilirdim. Bir oturuşta yazdığım şiircikleri hiç beğenmez, “niye”lere, “nasıl”lara, “niçin”lere belediği, her sözcükte, dizede mantık aradığı sorularıyla anamı-dinimi ağlatırdı! Sonrasında, yazdıklarımın topunu yırtar atar, Allah-kitap dümdüz giderdim ardı sıra!
Yine de ertesi gün yeni şiirlerim cebimde, çıkarmayı düşündüğümüz dergi için elimizde daktilomuz; Seyhan Baraj Gölü Çamlığı’nın ağaç altındaki beton masaları, Atatürk Parkı, Niğde Hanı, kuytu çayevlerinde (Dertli, Bolat ve ben) buluşur, ince ince didişirdik. Paramızı denkleştirebildiğimiz kimi günler, sıvası parça pinçik olmuş izbe meyhanelerde alırdık soluğu.
Öğrencilik yıllarında aramızda bulunmayışı, bilirdik ki Ankara’ya kapağı atmasından… Mezun oldu, evlendi, oğlu Onur’u armağan ettiyse de dünyaya; Ankara yılları Adana özlemini depreştirdi, sıla ateşine odun sürdü.
Ara ara geldiğinde rastlaşmanın ötesindeydi buluşmalarımız. Yuvarladığımız ucuz şarapların acısı onsuz geçen günlerimizdeki özleme tat veriyordu. Eskiistasyon’da bir meyhanede söylediği türküler nasıl da diridir anılarda; bunu ancak Çetin Boğa, Feyyaz Kadri Gül, Ahmet Çadırcı, Çetin Derdiyok, Mustaf Dertli, Mehmet Taşar ve Duran Aydın bilebilir.
Ardından buruk gülümsediğimiz nice anılar “İyi ki yaşamışız” dedirtiyor insana. Yaş aldıkça şiir uğruna çıkılmış bir yolda ayrı ayrı adımlasak da, benzer acılarıyla savrulduk zor yılların.
Salih’le dostluğumuzun ilk yıllarında, Ankara yollarında otobüs yolculuğumuz Kutluay Şakar’ın Yenimahalle’deki evinde, yani “Yapıt” dergisinin Çınar Sokak’taki bürosunda noktalanırdı. Sonrasında Yeni Halkçı gazetesinde Hasan Hüseyin’le görüşülür, Kızılay’da ayaküstü biralar yudumlanır, Samanpazarı’ndan alınma hamsiyle, Salih’in Aydınlıkevler’deki bekar odasında sabahlanırdı.
Salih de, ben de “Yapıt” dergisini, Hasan Hüseyin ve Adnan Yücel’le sayfa komşuluğu yaparak ilk şiirlerimizi yayımladığımız günlerle anımsarız. Sonra (ilk kitabı “Yaşanan”ı yayımladığı dergi/yayınevi olarak) Yaba, sonra Petek, sonra Sesimiz, Türkiye Yazıları, Oluşum, Yarın… sürer, gider.
Zafer Çarşısı; evet ya, nasıl da entertip tıkırtılarını sayfalarına gizlemiş kitap kokardı o yıllar…
Duydum ki bir gün, bir boşluk yaratmış, gelmiş 1982’nin bir güz günü “çocukluğu anayurdu”nun başkenti Adana’sına. Durur muyum; atladım balon tekerli kırmızı Bisan’ıma; üç pedalda İstiklal Mahallesi’nden Kanalköprü’ye, evlerine… “Hadi!” dedim, “Çok seveceğin bir yere gidiyoruz…” Şehir aşağılarda, kayıyoruz asfalt yolda hiç pedalsız! Salih ardımda, keyifle tüttürüyor Maltepe’sini… Ver elini Yavuzlar Mahallesi, Orhan Kemal Bulvarı. Alışmışız ya bizim mahallelerden; hiç yabansımıyoruz onca yoksulluğu. Ortalık elli altıya gidiyor tablacılar, faytonlar, at arabalarından… Bicici, tabla kebapçıları, şalgamcı, aşlamacılarıyla cıvıl cıvıl Orhan Kemal Bulvarı’nda sürtüyoruz!
Ama, uçsun mu o gün yaşadıklarımız? Bir fotoğrafla belgelenmesin mi?
Yolun karşısında bir fotoğrafçı dükkânı görülüyor. Sahibine, “Arkadaşım Ankara’dan geldi” diyorum. “O caddeye adı verilen Orhan Kemal, arkadaşımın dayısı olur. Orada bir fotoğraf çektirmek istiyoruz.”
Elektrik direğine tellenmiş paslı tabelanın yönünün gün ışığına ters durduğunu, çevrilmesi gerektiğini söylüyor. “İki dakkalığına” bir pense isteyip karşıki tamirciden, sorunu çözmek çocuk oyuncağı! Tabela batıya, güneşe çevriliyor: İkimiz önde, bisiklet direğe dayalı, ardımızdaki tabelada “Salih’in dayısı Orhan Kemal…”
Geçtiğimiz yıl, bir gece; yine yazışırken bilgisunar üzerinden, o fotoğrafı ve o günü anımsıyor Salih: “17 Şubat 2017’de Adana’dayım. Yine gider miyiz Orhan Kemal Bulvarı’na? Aynı yerde aynı pozu verir miyiz? Bir de güzel bir kebap… Ardından gün boyu ‘sürteriz’ sokaklarda, ha!” Dileğini yerine getirmenin bedeli olarak, şimdilerde 50. sayısını aşan dergimiz “Yaşam Sanat için bir şiir şutlamasını” istiyorum; “Tüfekçi”yi gönderiyor birkaç dakika sonra.
O gün geldiğinde Salih’le kucaklaşmamızı, yıllanmış dostluğumuzu bütün arkadaşlarım gıptayla izliyor.
Ertesi sabah gazeteci-şair arkadaşım Mustafa Özke’ye (Salih’e haber uçurmaksızın) aklımdan geçenleri telefonda aktarıyorum. Kırmıyor beni, sevinç duyuyor üstelik, besbelli.
Sonrasında buluşup önce Kanalköprü’deki Salih’in doğup büyüdüğü kırmızı boyalı eve, ardından İstiklal Mahallesi’ndeki benim baba evime gidiyoruz.
Şunu yapmasak eksik kalacaktı: Hani Yılmaz Güney “Boynu Bükük Öldüler”inde anlatır ya; Yenice bitiktir artık. Umutsuzluk yaşanılır olmaktan çıkarmıştır köyü. Şimdi göç zamanıdır. Göçülür Adana’ya sahiden de; yaşı 11-12’dir Yılmaz Pütün’ün. Romanında anlattığı birebir yaşadığıdır. Yeşilyuva Mahallesi’ndeki o evi, tek göz gecekonduyu da görmelidir Salih Bolat…
Semtler, evleri ve binalarıyla; caddeler vitrin ve lüks arabalarıyla fazla da değiştirememiştir yoksulluğu.
Sokaklarında “sürterken” yıllar sonra Adana’nın, bunu fısıldadı Siptilli Pazarı… Şan Sineması’ndan ancak bizim duyabildiğimiz bir türkünün ezgisi havalandı. Bitpazarı, Suriyeli yoksulların cennetiydi artık!
Bilmiyorum, daha kaç yıl yaşarız? Sevgili dostumun bir dahaki gelişine kadar yanarsa da yansın dursun özlemimiz.
(Şiirden ve Şehir dergileri; 2018)