
Bazen hepimiz haddimize dönmeliyiz… Çünkü kırık bir kalem, parçalanmış bir onurdan çok daha güçlüdür.
Sevgiyle büyüyen, an’ı yakalamakla netleşen muhteşem (!) bir dünyada yaşıyoruz. Hayat herkese az ya da çok soluk dağıtıyor. Önemli olan, aldıklarımızla verdiklerimiz arasındaki dengeli kaliteyi derdest etmek diye düşünüyorum… Ve düşünürken de üretme kaygısıyla çabalıyorum.
…
Parmaklarım biraz gevezedir, zaman zaman klavyeme vurur söyleyeceklerini veya kalemimin mürekkebiyle dolar… Ya da fırçama bulaştırır ifadelerini…
Yaz mevsiminin ıslak, tuzlu ve sıcak dudakları artık tenimizi öpmüyor. Bir sonbahar mevsiminin son günlerini de yolladık. Güneşin çubukları yumuşadı. Yakında; hazanı, hazalı süpürüp ıslak rüzgârlara yüklediği yalnızlık duygularını beraberinde getirecek… İlkyaz günlerinin ateşlediği mevsim dilimlerini kış yağmurları söndürecek. Ve ardından zemheri havalar, çifte su verilmiş çelik yüzüyle sert zamanlar savuracak bizlere. Ama yine de sıcacık duyguların ısıtabileceği bir mevsimin arifesinde olduğumuza inanmaktan da vazgeçmek istemiyorum.
Haftalardır bir film şeridinden kareler seçip, yorumlayıp, kâğıttan zeminlere, boyalı ve ıslak fırçamla serpiştiriyorum. Yani, devam edip giden hayatın bana ayırdığı stoktan payıma düşeni yakalama kaygısıyla, dengeli bir kalitenin peşinde koşuyorum.
Azıcık yoruldum…
Bedenen değilse bile ruhen yoruldum…
Buna rağmen, çenesinin yayı kırılmış parmaklarım hâlâ zırvalıyor. Ruhumu dinlendirecek bir konaklama alanı arıyor. Anılarımı deşiyor, bugünümü savuruyor, yarınlarıma biçim arıyor. Sanırım, parmaklarım yayını onarıp ya da yeni bir yay edinip yazı alanıma bir daha konuşlanacak.
O zamana dek kırılganlığımdaki dengeler değişecek…
Ve yazarken saçmalama hakkımı kullanmaya devam edeceğim.
Ama saçmalamanın da bir sınırı var. Yazı’mın başlangıcında da dedim ya; bazen hepimiz haddimize dönmeliyiz. Kalemim kılıfına girmeli, sivri ucuyla hayata ve insanlara batmadan.
Böylesi durumlarda bir ya da iki şiir çağırırım edebi cepheme… Yeni bir zemin, yeni bir gökyüzü sererim duygularıma…
Evet! Bir şiir arzulayınca, mutlaka yetişir imdadıma:

Muleta
Geçtikti bir gün hani
Ormandan ve aydınlıkların fısıltısından
Kenti görmeye gittikti yağmurda
Yürüdüktü dar sokaklarda saatlerce
Girdikte sonunda yanık yağ kokulu
Çinko tezgâhlı bir meyhaneye
Göz göze geldikti sevimsiz bir papağanla
Demiştin o gün bana, anımsıyorum
Ah, acısız boğulabilir insan.
Eylüldü, mavi dönemiydi sanki Picasso’nun
-Denize inen atlılar-
Sonra sonra Guernica ve
“Chat et oiseau”
Yıl bin dokuz yüz otuz dokuz
Yas içinde bütün dünya
Şehirler yanmış yıkılmış
Gördüktü ne kadar yorgun
Ne kadar çaresizdi İsa
Ve demiştin bir gün, anımsıyorum
Mutsuzluk da boğabilirmiş insanı
Bir gün, akşama doğru, alacakaranlıkta.
Başını menekşeye koydu, uyudu
Bir güvercin çalılığın orada
Hani
Görmeye gittikti güneşli günde
Parkı ve ördekleri
Yıllarca sonra. Savaştan
Ekmek kırıntıları attıktı havuza
Bir elim omuzunda seyrettikti uzun uzun
Dünyayı ve çiçekleri
Nedense durgunlaşıverdindi bir ara
Çok değil, en fazla bir kaç dakika
Ve dedin ki, mutluyken de boğulabilir insan.
İlkyazları sevmiyoruz artık, yaşlandık da ondan mı
Aşkımızı seyrediyoruz sanki uzaktan
Oysa yok biten bir şey aramızda, yok da
Hep aynı kalmıyor ki yakın duygular
Demiştin bunları bir bir, anımsıyorum
Mutlu da olsa insan mutsuz da
Her an yeniden yaratabilirmiş kendini
Demiştin, bir sabah, bir başka aşkla.
Sen ölüm!
Seni hiç düşünmeden yaşadık
Seni hiç düşünmeden yaşayacağız bundan sonra.
Edip Cansever

…
Bu kez, Edip Cansever’in “Muleta”sında bir matadorun ışınlı kılıcıyla sefere çıktık. Bilirsiniz; matadorun, boğa güreşlerinde, boğayı kızdırmak ve yönlendirmek için kullandığı kırmızı bez parçasının adıdır muleta.
Hayatın arenasına takıldım ya… Gözlerini bezgin ve kısık görüyorum zamanın.
Kırmızıda kan kokusu (ç)yok.
Tribünlerdeki binlerce izleyicinin sabrı yılgınlığa yenilmiş…
Zamanı görmemek ve sadece gökyüzüne bakmak için çırpınıyor kalbim.
Neyse ki Picasso’nun, Dali’nin diyarından uzak durmam hiçbir vakit… Sürüsünden hayatlar koparılmış yüzlerce kuş gibi, renksiz bir muletaya kandım şimdilik!
