Hızla akan zaman ve sinsice kalbimize çöken kasvet altında sıkışan ruhumuza nefes aldırabileceğimiz en güvenli sığınaklardır çocukluk anılarımız.
Daraldığımız anlarda çocukluk anılarımızla kurduğumuz bağ, bize kim olduğumuzu ve nereye doğru yürüdüğümüzü yeniden hatırlatır.
Kimi zaman bir mekân, kimi zaman tanıdık bir tat ya da koku; en çok da müzik vesile olur bence bu yolculuğa.
Bu bakımdan Türk tangosunun ve özellikle Şecaattin Tanyerli‘nin anılarımda ayrı bir yeri vardır.
Benim tango ile tanışmam, adını miras aldığım Selçuk dedem sayesindedir.
Cumhuriyetin ilk kuşaklarından olan dedemin tangoya duyduğu tutkuyu, Türk tangosunun efsane sesi Şecaattin Tanyerli ile dostluklarını ve birlikte mırıldandıkları o cızırtılı ev kaydını öyle çok dinledim ki zamanla kendimi, içine doğmadığım o zamanın görünmez bir uzantısı gibi hissettim.
Bugün çalışma odamın duvarını, dedemin 1951 model Buick Eight marka arabasının yanında Şecaattin Tanyerli’nin poz verdiği o siyah-beyaz fotoğraf süslüyor.
Gözüm ne zaman o kareye ilişse, bugünden geçmişe onlara sıcacık bir selam gönderiyorum.
Kendini müziğin ritmine bırakmaktan çekinmeyen, eğlenen, eğlenirken ölçüyü de kaçırmayan o zarif ruhlara özlem duyuyorum.
Niyetim; yoksulluk, özlem, kimlik arayışı, aşk, hüzün ve isyanın harmanından doğarak dünyaya yayılan tangonun, bizim topraklarımızda nasıl şık bir İstanbul beyefendisine dönüştüğünü anlamak.
Gelin şimdi, okyanus ötesinden başlayan bu yolculuğun izini birlikte sürelim.
Tango müziğinin yol hikâyesi
Tango müziğinin dünya sahnesindeki yolculuğu, 1800’lerin sonlarında Buenos Aires ve Montevideo’nun farklı kültürlerden göçmenleri ağırlayan, hareketli liman mahallelerinde başlar.
Afrika ritimlerinin, Küba esintileri ve İspanyol ezgileriyle harmanlandığı bu ilk zamanlarda tango; flüt, keman ve gitar eşliğinde sokaklarda çalınan, hırçın, neşeli ve tamamen dans etmeye yönelik bir sokak eğlencesidir.
Ancak bu müzik, Almanya’dan gelen o körüklü ve derin sesli enstrümanın, yani bandoneonun sahneye çıkışıyla köklü bir ruh değişimi yaşar; sokakların neşesinden sıyrılıp o hepimizin bildiği hüzünlü, melankolik ve insanı derinden yakalayan tınısına kavuşur.
Yerel elitler tarafından uzun süre hor görülen tango, 1910’larda Paris salonlarını kasıp kavurarak bir dünya çılgınlığına dönüşünce, kendi ülkesinde de kabul görerek aristokrasinin şık salonlarına taşınır.
1920’lerden 1950’lere uzanan o görkemli “Altın Çağ”da tango, hem devasa dans orkestralarıyla pistleri doldurur hem de kabuk değiştirerek rafine bir dinleti sanatına dönüşür.
Bu dönemin en büyük kırılma noktası, efsanevi şarkıcı Carlos Gardel’in sahneye çıkışı olur.

