Mahmut Çınarmcinar@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Bülent Forta ismi, Türkiye’de farklı alanlarda karşınıza çıkabilecek bir isim. Öğrencilik yıllarından bu yana politik lider olarak sol siyaset içerisinde aktif biçimde yer alan Forta, 90’lı yıllarda başladığı müzik yapımcılığı kariyerinde de sektörün içerisinde yine önemli bir pozisyonda duruyor.

Bir kere, Türkiye’de sanatçıların, yapımcıların telif haklarıyla ilgili çalışmalar yapan ve sanatçılar ile yapımcıların bu haklara öyle veya böyle sahip olabilmesini sağlayan isimlerden biri. 90’lı yıllardan bu yana Ada Müzik ile müzik sektöründe yapımcı olarak da yer alan Forta, kurucularından olduğu Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği’nin, herkesçe bilinen adıyla MÜYAP’ın bir süre başkanlığını da yürüttü. Şu anda MÜYAP Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Koordinatörü olarak yapımcıların mesleki örgütlenmelerinde önemli bir rol üstlenmeye devam ediyor.

Bülent Forta ile dijitalleşen ve kimi açılardan giderek de bağımsızlaşan sektörde müzik yapımcısının rolünü, telif hakları konusunda daha ne kadar yol gitmemiz gerektiğini, müzik meslek birliklerinin sanatçıların örgütlenmesi bağlamındaki rolünü ve tabii ki son günlerde daha çok konuşulan, sanatçı-siyaset ilişkisini konuştuk.

‘MÜZİĞİN METALAŞMASINDA BİR KAPİTALİST LAZIM: YAPIMCI’

Genel birkaç konu başlığını da açacağı için şöyle başlamak istiyorum: Müziğin teknik olarak daha kolay yapılabildiği, daha kolay düzenlenebildiği ve tabii daha kolay yayınlanabildiği bir devirde “yapımcı”nın işlevi değişti mi yahut ortadan kalktı mı? Kimdir bugünün yapımcısı?

Yapımcı da böyle durağan bir şey değil. Kendisini yeni pozisyona göre dönüştürebilen biri olmalı yapımcı. Henüz dijital yokken, mekanik bir dönem söz konusuyken CD’lerin üretilmesi, prodüksiyonu, dağıtılması, tanıtılması gibi işleri yapan plak şirketleri vardı ve bu plak şirketleri dünya çapında bir yapı oluşturuyordu. En yukarıda “majörler”in olduğu, onun altında bağımsız şirketlerin olduğu bir müzik endüstrisi vardı. Sonuç olarak majörler piyasayı yine elinde tutuyordu, belirliyordu; geniş ve hantal dağıtım ağlarına girmediğiniz sürece tüketiciye ulaşamadığınız bir yapıydı bu. Bağımsız yapım şirketleri de genellikle sanatçı keşfeden ve bu büyük aktörlere sanatçı taşıyan, nitekim zamanla büyüklerin de satın aldığı yapılardı. Müziğin metalaştığı bütün dönemlerde ana işleyiş uzun süre buydu. Müzik endüstrisinin gelir elde etme şekli de öyleydi. Bir müziği çalan alet, bir de taşıyıcı vardı. Plak, CD, kaset vesaire, bu taşıyıcılardı. Müzik endüstrisi, bu taşıyıcıyı satarak para kazanıyordu. Yani yatırım yapıyor, işi CD haline getiriyordu ve temel geliri, CD’nin satışından elde ettiği gelirdi. Bu dijital devrim öyle bir paradigmatik değişiklik yaptı ki, taşıyıcıyla kaydın kendisi aynılaştı; yani bir cep telefonunda aynı zamanda o kaydın kendisini bulabilmeye başladı dinleyici. Eskiden, mekanik dönemde yapımcının çok katlı gelirleri de olabiliyordu. Mesela benim yaşımdaki bir adamın evinde Beatles plağı da vardır, kaseti de vardır, CD’si de vardır. Dolayısıyla, format her değiştiğinde krizi atlatma fırsatı buluyordu yapımcı çünkü zaten temel yatırımı yapmış oluyordu.

Bugün ise bir yanıyla demokratik, bir yanıyla da manüplatif bir ortam oluştu. Demokratik olan şey şu; eskisi gibi büyük stüdyolar, koca mikrofonlar filan gerekmeksizin, bir bilgisayar, bir iyi mikrofonla müzisyenler kendi kayıtlarını yapabiliyor. Üretimin ucuzlaması demek bu. Ancak bu da, Andy Warhol’un dediği gibi yani, müzisyen kalitesi sınanmadan, herkesin 15 dakikalığına meşhur olduğu bir üretim sürecine dönüştü. Ayrıca üretim kalitesinde ciddi bir düşüşe yol açtı. Belki çok sayıda müzisyen çıktı ortaya ama bunların içinden az sayıda insan sıyrılabildi. Bir nevi dijital fotoğrafçılık gibi. Yani dijital makinelerle bir milyon fotoğraf çektiğiniz zaman bir tane Ara Güler kalitesinde fotoğrafınız olabilir, ışık denk gelmiştir örneğin. Müzik de buna dönüştü.

Sorunuza döneyim, “yapımcı kim?” Müzisyen daha ucuz bir stüdyoda kaydedebiliyorsa, bu ucuz stüdyoda kaydedilmiş işi CD Baby gibi ortamlar aracılığıyla internette paylaşabiliyorsa yapımcıya ne gerek var diye düşünülebilir. Ancak işin aslı o değil. Yeni dönemin mottosu, “Bir plak şirketi yalnızca bir plak şirketi değildir.” Bir ayağı teknoloji, sosyal medyayı kullanabilme becerisi, bir ayağı algoritmalar arasında dolaşarak sizi listelerde yukarıya çıkarabilecek algoritmaları bulmak, size yatırım yapmak, reklam harcaması yapmak… Yani size ciddi sermaye yatıran bir yeni yapımcı tipi ve yeni bir yapım şirketi tipi ortaya çıkmaya başladı. Türkiye için konuşayım, eski Unkapanı tarzı bir yapımcıya gerçekten ihtiyaç yok şu anda. Ama bir sanatçının güçlü bir plak şirketinin kataloğunda yer alması, bu kataloğun yarattığı dijital yaygınlıktan faydalanma, senkronizasyon haklarından faydalanma, kataloğun içinden bir televizyon dizisine girebilmek falan filan dediğiniz zaman, bir yapım şirketi bir tek sanatçının şarkısını dijitale koymaktan ibaret olmayan süreçleri idare edebilen yapı haline geldi. Yoksa şunun için yapımcıya ihtiyaç yok: stüdyoda düşük bütçeli bir kayıt, bu kaydın dijital müzik platformlarında yayınlanması, kötü çekilmiş bir klip öngörüyorsanız yapımcısız da bunu yapabilirsiniz. Ancak bir tanıtım stratejisi, bu stratejinin uygulanması, sosyal mecralarda bunun tanıtılması, size reklam harcaması yapılması, dizilere, filmlere girmesi için ilişkilerin kurulması için yeni tip bir yapım şirketine eskisinden çok daha fazla ihtiyaç var. Çünkü sanatçının tek başına dijital dünyanın karmaşıklığını karşılaması mümkün değil.

Bir de şu var ki, plak şirketleri artık “360 derece” diye ifade ettiğimiz, sanatçının bütün süreçlerini idare eden, konser süreçlerini, menajerlik süreçlerini, hatta Avrupa için konuşursak, elde edilen paranın vergi sorunlarını, nasıl bir yatırım politikası uygulanacağını yürüten ciddi kapitalist işletmelere dönüştü. Yani bu şeye benziyor, “Ben bir süt üreticisiyim, bir inek aldım, sağarım, götürür pazarda satarım” diyenle “Büyük bir süt üreticisiyim, binlerce inekten süte elde ederim, bunları dağıtırım” diyen arasındaki farka. Sanat bu kadar metalaşmasaydı, diğer artizan hal çok daha güzel olurdu, “kendin yap, kendin dağıt”. Ama şimdi kapitalizmin koşullarında her şey metalaştığı için müziğin de metalaşmasında bir kapitaliste ihtiyaç var. “Yapımcı kim?” derseniz, yapımcı işte bu kapitalist.

‘BAĞIMSIZ MÜZİK, SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİL’

Peki Türkiye’de yapılan bağımsız işleri takip edebiliyor musunuz? Öyle bir resim çizdiniz ki, bir yapım şirketi bünyesinde yapılmadıysa ortaya çıkan eser kalitesiz olmak zorundaymış gibi bir anlam çıkaracağım neredeyse.

İyi işler mutlaka var ama onlar genelde imece işler, sürdürülebilir değil. Şahane bir stüdyoda, arkadaşınız olan iyi müzisyenler var, “Hadi arkadaşımız için çalalım” diyorlar, zımba gibi işler çıkıyor. Bir arkadaşı diyor ki, “Benim çok iyi bir klip yönetmeni arkadaşım var, rica edelim çeksin” filan. Ama bunu kaç kez yapabilirsin? Klip yönetmeni klip çekmekten para kazanıyor, o müzisyen çalarak para kazanıyor. Bunu bir yaparsın, iki yaparsın. Peki bütün bunları yaptınız diyelim, bunun tanıtımı var, tanıtım için para harcamak lazım. Bugün günde 60 bin civarında şarkı yükleniyor dijitale dünyada. Bunların arasında yer bulacaksınız, bunların arasından sıyrılacaksınız. Bütün bunlarla ilgili bir ekip lazım ve bu ekibin kurulması için, her işte olduğu gibi bir kapitalist gerekiyor. Sanat bize paradan uzak bir şey gibi geliyor ama metalaşmış bir alandan konuşuyoruz, bu Rönesans’tan beri böyle. Mozart’ı da imparator ya da prens himaye ediyordu, eski sosyalist ülkelerde devlet yapıyordu bunu. Kapitalist sistemin doğası da bu. Ama az önce sözünü ettiğim değişimi tekrar vurgulamak istiyorum, eski tip yapımcının rolü bitmiştir. Eski tip yapımcılar zaten şu anda ellerindeki kataloğu satmak dışında aktüel müzik pazarının bir aktörü değiller.

https://www.gazeteduvar.com.tr/bulent-forta-muzik-sektoru-tamamen-orgutsuz-haber-1552964