Cengiz Sezici, Recai Oktan

DUYDUM Kİ ÖLÜMÜN ÇETELESİNİ TUTAN ADAM DA ÖLMÜŞ
Cengiz Sezici, son yıllarda facebook sayfasında bir alışkanlığını sürdürüyordu. Kültür sanat, edebiyat, sinema, tiyatro ve demokrat yapılı bilim ve siyaset insanlarının ölümlerini, sadece ad ve soyadlarıyla duyuruyordu.
Öldü. Kendisinin haberini yapamadı.
Ailesinin kararıyla, Adana’da gömülecek!
***
Alttaki yazı İstanbul Sanat Magazin’de, birkaç yıl önce yayınlanmıştı. Kardeşimiz, dostumuz Cengiz Sezici anısına
bir kez daha servis ediyorum.
Not: Bu yazının ikinci bölümü Prof. Dr. Nurhan Tekerek tarafından yazılmıştır.
CENGİZ SEZİCİ
Bugünkü konuğum da tiyatro, sinema ve TV dizileri dünyasından bir Adanalı… O halde okuyup okumama konusunun size kaldığı “Adana’daki tiyatro çalışmaları” ile ilgili, alıntılardan oluşan özetin devamını da burada bulacaksınız. Bana sorarsanız, “Cengiz Sezici ilgili notları okuduktan sonra o bölümü de okuyun” derim.
*****
Cengiz Sezici, Adana’da, ailesinin yerleştiği Sugediği mahallesinde doğduğunda, “kurumları ve kuralları olmayan” bir dünyaya geldiğinden habersizdi.
Yaşamsal yasalar, kurumlar, kurallar, ilkeler, değerler bir yerlerde akılla harmanlanarak; üstüne de psikolojik ve moral destek programları eklenerek, insan yaşamını kolaylaştıran modeller olarak sunuluyordu belki ama Türkiye’de yoktu. Hele hele o günlerin Adana’sında asla!
Nasıl olmuş, kim planlamış ya da planlamamışsa batıdan doğuya doğru uzatılan demiryolu Adana’yı kuzeyden güneye ikiye bölmüştü. Beri tarafta da Seyhan Nehri Adana’yı doğudan batıya ikiye bölmüştü çoktan.
Cengiz Sezici güney Adananın çocuğu olarak büyüyecekti. Toplu taşıma araçları,otomobil, otobüs az sayıda olsa da pahalıydı. Fayton arabalara (kerose) binmek ayrı bir merasimdi. Güneyden kuzeye geçmek için Kasım Gülek Köprüsü’ne değin yürümek ve daha sonra da o rampayı aşmak zorundaydınız. Şanslı olup da en ilkel tiplerinden başkasının bulunmadığı bisikletlerden (velespit) birine sahipseniz ve bacaklarınızdaki kaslar kuvvetliyse, işiniz biraz kolaylaşırdı. Tabi lastiği (teker) patlamazsa ya da zincir yerinden çıkmazsa!
Cengiz Sezici büyürken, İstanbul’da zevk-ü safa süren ve Ankara’ya uğradığında da gazetelere sansür uygulatan Başbakan Adnan Menderes, partisinin (Demokrat Parti) “her mahallede bir milyoner yaratacağız” yollu kampanyasını başlatmıştı. O kampanya boyunca Adana’dan zaten var olanların dışında milyoner çıkmadı ama on binlerce aile daha da yoksullaştı, yaşadıkları koşullar kötüleşti.
Cengiz Sezici standartları belirsiz yaşamın her enstrümanından kendine düşen payı alabilme çabasındaydı. Bu işleri çoğu tatlılıkla zaman zaman da itişip-kakışarak yapmak gerektiğini öğrenmişti. Aile Cengiz’in eğitimi üzerinde ciddiyetle ve hassasiyetle duruyordu ama Cengiz’in aynı ciddiyet ve hassasiyeti gösterdiği söylenemezdi. Sugediği’nden başlayarak Mestanzade, Mithatpaşa mahallerinde koşturdup durdu ve arkadaşlıklar kurdu. Birinci İnönü İlkokulu, Ziyapa ve Tepebağ ortaokulları, Karşıyaka Lisesi…
Cengiz Sezici’nin Birinci İnönü İlkokulu’nda çok arkadaşı vardı. İlginç olanın bu okuldaki sınıftan, 3 ünlü oyuncunun çıkması: Aytaç Arman, Mustafa Suphi Baltacı ve Cengiz Sezici.
“Dünyada başka örneği olduğunu sanmıyorum” diyor Cengiz.
Ülkelerin toplumsal programlar inşa ederken, insanları için; onların geleceğe doğru yürüyüşlerinde bulup-yararlanacakları, gayretlenecekleri, enerjilerini ve yaşama bağlılıklarını güçlendirecekleri, kendilerine uyumlu sistemle birlikte yeteneklerini ve becerilerini devinime geçirecek, özgüven ve moral kazandıracak akılcı projeler üretmesi gerekiyor.
Bunlar olmayınca, o insanlar kendilerince yürümek zorunda kalıyor ve zorundalığın aslında “el yordamı (taklit)” ve “deneme-yanılma” yöntemleri olduğunu iş işten geçince anlıyorlar.
Cengiz Sezici pek çok sınıf arkadaşını taklit ederek ederek okuldan kaçanlardan! Bir farkla: Okuldan kaçan arkadaşların büyük bölümünün hedefi sinemaya gitmek! Cengiz Sezici için hedef başka: Futbol oynamak. Gıcı Necati, Tombik Ahmet, Fatih Terim, Kaleci Talip gibi sonradan futbolda başarılı olan ve meslek edinen arkadaşlarıyla yan yana ya da karşı karşıya futbol oynayarak, değişik bir alanda hırsı dengeleme, enerjiyi kullanma ve mücadele teknikleri öğreniyor.
Cengiz Sezici’nin araştırılmadan yazılan yaşamöykülerine baktığınızda, “1971 yılında tiyatroya başladı” şeklinde kupkuru bir tümceyle karşılaşırsınız. Ben Cengiz’in tiyatroya başlayışını kendine anlattırdım: “Zeki Göker ve arkadaşları, Atatürk caddesindeki Belediye binasının yanındaki bir mekanda, Orhan Kemal’in ünlü 72.Koğuş adlı oyunun provasını yapıyordu. Ben de yaşantımda ilk kez bir tiyatro oyununun provasını izliyordum. Gardiyanı oynayacak arkadaşın rolü için yaptığı çalışma ve konuşma karşısında düşüncelerimi yüksek sesle söylemiştim: Böyle gardiyan mı olur?
Zeki ağabey çalışmaları kesti. ‘Peki gardiyan nasıl olur, gel göster bakalım’ dedi. Sahneye çıktım, bildiğim gardiyanı doğaçlama oynadım ve bir daha da sahneden inmedim.”
Cengiz Sezici’nin sinemaya girişi de hızlı ve beklenmedik biçimde. Kendi sözcüklerinden okuyalım:
”Yıl 1977, Aladağlı Mıho’yu oynuyoruz. Osmaniye Aslantaş Barajı’nda Selvi Boylum Al Yazmalım filmi çekiliyor. Oyunculardan biri rahatsızlanıp, setten temelli ayrılınca yerine oynayacak biri aranıyor. Bir biçimde beni buldular. Rolü üstlendim ve ilk sinema filmim Selvi Boylum Al Yazmalım oldu.”
Cengiz Sezici işini seviyor. İşiyle ilgili olarak ne isteyeceğini biliyor. Böylece yarattığı çekim sonucu, seçtiği alanda geri dönülmeyecek şekilde yürüyüşünü sürdürüyor.
1979 yılında Erden Kral’ın Karataş’ta çektiği Bereketli Topraklar’da Cengiz’in başarıyla oynayabileceği bir rol beliriyor ve engiz de hemen orada belirip, rolü alıyor. İkinci sinema filmi de Cengiz Sezici’nin sanat çalışmalarındaki arşive giriyor.
Bereketli Topraklar vizyona girdikten sonra Cengiz için “ikinci sinema filmim” çizgisinin çok ötesinde anlam kazanıyor. Filmi izleyen Çirkin kralımız Yılmaz Güney, çekeceği Yol adlı filmde Cengiz Sezici’nin de olmasını istiyor. İyi başlayıp sürprizle biten “Yol” öyküsünü Cengiz kısaca anlatıyor: “Yılmaz Güney’in yol için daveti müthişti. İnanamıştım ama gerçekti. Başlangıçta filmin yönetmeni Erden Kral’dı. Bereketli topraklar’da birlikte ve uyumlu çalışmıştık. Sonra ne oldu anlayamadık. Çekime ara verildi. Yönetmen olarak işi şerif gören devraldı. Erden Kral’dan sonra ben de devam çekimlerine gitmedim.”
Cengiz Sezici Türk sinemasının en yetkin yöneticilerinden Atıf Yılmaz, Zeki Ökten, Ömer kavur, Erden Kral, Tunç Başaran gibi isimlerle çalıştı. Kış Çiçeği filmindeki performansıyla 33. Antalya Altın Portakal film festivali en iyi yardımcı erkek oyuncusu ödülünü aldı.Adana’dan ayrıldıktan sonra Ankara Sanat tiyatrosu (AST), Ankara Birlik tiyatrosu (ABT), Ankara Sanatevi, Nisa Serezli-Tolga Aşkıner tiyatrolarında önemli rollerde, başarılı performans sergiledi.
Cengiz Sezici’nin en çok sevdiği şeyin adı kendinde saklı. Diğer sevdiği şeyler ve hobiler hep 2.sıradan başlar ve 1.sıradakinin yerini asla alamaz. Diğerlerinden bazıları, araba ve motosiklet kullanmak, ata binmek ve yüzmek.
Cengiz Sezici’nin 40 yılı aşan sanat yaşamına sığdırdığı bazı işlere hep birlikte bakalım: Kurtlar Vadisi Pusu – 2014-2015, Kaçak – 2013-2014, Geniş Aile – 2011 – Konuk Oyuncu, Kül ve Ateş 2009, Muro: Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine-2008, Yersiz Yurtsuz 2007, Zeynep’in Sekiz Günü 2007, Ver Elini İstanbul – 2005, Kırık Kanatlar – 2005, Aşka Sürgün – 2005, Gülizar – 2004, Bir Aşk Hikayesi – 2004, İki Genç Kız – 2004, Kurşun Yarası – 2003, Emanet – 2002, Hastayım Doktor – 2002, Can Ayşecik – 2000, Bedel – 2000, Ver Elini Kayınço – 2000, Abuzer Kadayıf – 2000, Zilyoner – 1999, Üçüncü Sayfa – 1999, Ayşecik – 1998, Aynalı Tahir – 1998, İlişkiler – 1997, Kış Çiçeği – 1996, Ali / Sakın Arkana Bakma – 1996, Zehra Ana – 1996, Evdekiler – 1995, Sen de Gitme Triandafilis – 1995, Uyuşturucu – 1994, Sessiz Çığlık – 1994, Gece, Melek Ve Bizim Çocuklar – 1993, Rumuz Sev Beni – 1993, İftira – 1993, Issızlığın Ortası – 1991, Siyabend-ü Xece – 1991, Eskici Ve Oğulları – 1990, Kiraz Çiçek Açıyor – 1990, Zavallı – 1990, Çingene – 1989, Kırmızı Gece – 1988, Aşıksın – 1988, Yeter – 1988, 72. Koğuş – 1987, Anayurt Oteli – 1987, Babamız Eğleniyor – 1987, Alnımdaki Bıçak Yarası – 1987, Vurgun – 1987, Fatmagül’ün Suçu Ne – 1986, Çalıkuşu – 1986, Gün Akşam Oldu – 1986, Seher Vakti – 1986, Son Urfalı – 1986, Karanfilli Naciye – 1984, Selvi Boylum Al Yazmalım – 1977
ADANA VE TİYATRO:
Altmışlı yıllarda kurulan yerel-amatör tiyatro topluluklarının içinde en uzun süreli tiyatro yapmayı başarabilen Dost Oyuncular; 1974 yılında “Ziyapaşa Tiyatrosu” na dönüşerek, 1976-1977 sezonunun sonuna dek Belediye’yle işbirliği yapar ve “Adana Belediyesi-Ziyapaşa Tiyatrosu” adıyla etkinliklerini sürdürür.
Ziyapaşa Tiyatrosu repertuarına “ilk oyun” olarak dönemin Türkiye’de en çok okunan yazarı Erol Toy’un Pir Sultan Abdal’I seçilir. Oyunu Bünyamin Satanoğlu yönetir. Ardından yine Satanoğlu’nun yönetimindeki, Recep Bilginer’in İsyancılar’ı gelir. Ceylan Çaplı’nın sahnelediği, Atilla Alpöge’nin Çürük Elma, yine Bünyamin Satanoğlu’nun rejisiyle Genç Oyuncular’ın metnini oluşturduğu Vatandaş Oyunu oynanır. Sezonun son oyunu Turgut Özkaman’ın yazıp Bünyamin Satanoğlu’nun yönettiği Ocak’ tır. Bu arada çocuk tiyatrosu birimi de oluşturulur. Ali Saygın’ın “Çocuklar ve Gerçekler” adlı oyunu oynanır. 75-76 sezonunda Halk Tiyatrosu kadrosuyla ortak bir çalışma yapılır. Aziz Nesin’in Hoptirinam oyununu Bünyamin Satanoğlu, Dedekorkut adlı çocuk oyununu Ceylan Çaplı derleyip yönetir. 1976-77 sezonunda Kerim Korcan’ın Tatar Ramazan’ı, Cevat Fehmi’nin Hepimiz Birimiz İçin, Orhan Asena’nın Şeyh Bedrettin Destanı oynanır. Sezonun son oyunu olduğu gibi, Ziyapaşa Şehir Tiyatrosu’nun da son oyunu olan John Steinbeck’in Farler ve İnsanlar adlı romandan uyarlanan oyunla Belediye ile Ziyapaşa Tiyatrosu’nun ilişkileri kopar.
Seksenli yıllar; Adana’da kısa süreli çabaların yanında, Sabancı Kültür Sitesi’nin açılışıyla Devlet Tiyatrosu’nun yerleşik kadrosuyla Adanalının hizmetine girdiği yıllardır. 1981 yılında Belediye desteğinde, ikinci bir Şehir Tiyatrosu girişimi başlatılır. Ancak kadrolaşma ve alt yapı sorunları çözümlenemediği gibi bu deneme de, kısa sürede başarısızlığa uğrar. Seksen sonrası ancak üç yıl varlığını sürdürebilen Belediye Şehir Tiyatrosu’nda bu dönemde; Tuzak (Yazan: Robert Thomas, Yöneten: Zeki Göker), Fehim Paşa Konağı (Yazan: Turgut Özakman, Yöneten: Cengiz Sezici), Gel de Borunu Öttür (Yazan: Neil Simon, Yöneten: Cengiz Sezici), Hastane mi Kestane mi (Yazan: Turhan Temuçin, Yöneten: Ender Yiğitel- Hüseyin Akaya), Ana Hanım Kız Hanım (Yazan: Cahit Atay, Yöneten: Perihan Doygun), Üç Derste Aşk (Yazan: Dinçer Sümer, Yöneten: Hüseyin Akkaya), İkili Oyun (Yazan: Robert Thomas, Yöneten: Ender Yiğitel) ve Ölümü Yaşamak (Yazan: Orhan Asena, Yöneten: Emre Alpago) gibi oyunlar oynanır.
Ardından Şehir Tiyatrosu’ndan ayrılan bir grup tarafından, 1983 yılında “Çağdaş Sanat Merkezi” adıyla ilk kez bir özel tiyatro denemesi gerçekleştirilmeye çalışılır. Müdürlüğünü Ender Yiğitel, Sanat Yönetmenliğini Nurhan Tekerek’in yaptığı Çağdaş Sanat Merkezi üç farklı birimden oluşur. Çağdaş Sanat Tiyatrosu, Küçümenler Çocuk Tiyatrosu, kurslar, konser,dinleti, söyleşi ve diğer etkinliklerin de içinde yere aldığı Merkez. Küçümenler Çocuk Tiyatrosu Muharrem Buhara’nın oyunlarını ilk kez seyirciyle buluşturur o yıllarda. Ayının Fendi Avcıyı Yendi, Bir Elin Nesi Var, Kral Gitti Dayak(Oyun) Bitti adlı oyunları tüm Adanalı çocuklara sevdirir. Gençlik oyunu olarak Metin Balay-Ali Meriç’in Gozort adlı oyununu 12-15 yaş çocuklarına oynarlar. Demet ile Memet son çocuk oyunlarıdır. Yetişkinlere hitap edenÇağdaş Sanat Tiyatrosu da Necati Cumalı’nın Derya Gülü, Haşmet Zeybek’in Düğün ya da Davul, Yılmaz Onay’ın Bu Zamlar Bana Karşı (Vur Patlasın Çal Oynasın) sırasıyla Bünyamin Satanoğlu, Ender Yiğitel ve Nurhan Tekerek’in yönetiminde sahnelenir. Adana’nın gecekondu bölgelerindeki yazlık sinemalar, ören yeri olmaktan kurtarılarak birer oyun alanına dönüştürülmeye çalışılır bu dönemde. Ankaralı müzik grubu Grup Çağrı da Yazlık Bahar Sineması’nda bir konserle Adanalılarla buluşur. Ancak dönem zor, ekonomik şartlar ağırdır. Bu yüzden dört yıl ayakta kalabilen Çağdaş Sanat Merkezi. 1987 yılında kapanma kararı alınır.
Tiyatronun kapanmasından sonra Çukurova Üniversitesi’ne geçen sanat merkezinin kurucu sanat yönetmeni Nurhan Tekerek kampüste tiyatronun yeşermesine ve gelişmesine katkıda bulunur. 1985’den 1996 yılına dek, Çukurova Üniversitesi Güzel sanatlar Tiyatro Topluluğu adıyla pek çok oyun sergilenir kampüste. Üç Kısa Oyun (Tütünün Zararları- Güçlü-Bir Öykünün Öyküsü), Dört Kısa Oyun (Kishon’dan Öyküler ve Bir Öykünün Öyküsü) Beş Kısa Oyun (Kishon’dan Öyküler ve Önder), Kozalar (Adalet Ağaoğlu), Ölüm Doğum Düğün (Yeşim Müderrisoğlu), Düğün ya da Davul (Haşmet Zeybek), Yeşil Gece (R.Nuri.Güntekin’den Oyunlaştıran ADS ve Ş. Tiryakioğlu), İki Kişilik Hırgür (Ionesco), Muhbir (B. Brecht), Günün Adamı (Haldun Taner), Kadın Olmak (Z. Oral’dan kurgulayan: Nurhan Tekerek), Kutu Kutu (Memet Baydur) gibi oyunlar sahnelenir. Bu arada üniversite de ÇÜTİK adıyla bir tiyatro kulübü de oluşturulur. Bu etkinliklerle üniversitede 4 bin seyirciye ulaşılır. 11 yılda oluşturulan potansiyelle akademik eğitim veren bir tiyatro okulunun açılış süreci başlar. Öncelikle tercih edilen Güzel Sanatlar Fakültesi’ne bağlı, eşgüdümlü eğitim verilen bir tiyatro bölümü, ya da Drama Yüksek Okulu’dur. Ancak bir türlü uygun koşullar oluşturulamaz. Sonunda 1995-1996 yılında, var olan Devlet Konservatuvarına eklemlenilerek bir Oyunculuk Sanat Dalı kurulur.
1981-82 sezonunda yerleşik kadrosuyla, düzenli olarak tiyatro yaşamına başlayan “Adana Devlet Tiyatrosu”nun yanında, Kaktüs Oyuncuları, Gösteri Sanatları Merkezi, AdanaTiyatro Atölyesi, Akşen Çocuk Tiyatrosu, Genç Dostlar Tiyatrosu, Hayalbaz M. Hazım Kısakürek ve yardakçısı İsmail Ökke’nin Karagöz Tiyatrosu ve seyircisine örgütlü kesimler (sendika, dernek, meslek odaları) üzerinden ulaşmaya çalışan ve daha çok sokak tiyatrosu niteliğinde olan Umut Sahnesi, yeniden soluk alıp vermeye başlayan Dost Oyuncular gibi topluluklar tiyatro yaşamına katılır. Töre’yle başlayıp Düğün Ya da Davul’la çalışmalarını sürdüren dördüncü bir Şehir Tiyatrosu girişimi, Ç.Ü. Devlet Konservatuvarı-Oyunculuk Ana Sanat Dalı’yla kampus çerçevesinde tiyatro etkinliklerini sınırlı-sorumlu biçimde sürdüren üniversite ve irili ufaklı topluluklarla Adana’daki tiyatro yaşamı bugün de sürmektedir.
Özellikle Devlet Tiyatrosu 1981’den bu yana sürdürdüğü tiyatro etkinlikleriyle, ulusal nitelikte başlayıp, süreç içinde uluslararası niteliğe taşınan tiyatro festivaliyle Adana’daki tiyatro eylemini sürekli bir çizgiye taşımış ve Adana’daki bölge tiyatrosu sürecinde önemli bir konuma gelmiştir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze dek süren ve sürmekte olan tiyatro yaşamı Adana’da her dönemde var olmasına karşın, tiyatroyu canlı ve üretken kılan en temel öğe “Seyirci”yle gerçek anlamda bir buluşma sağlandığını söylemek pek de mümkün görünmemektedir. Kuşkusuz ülke genelinde yaşanan tiyatro-seyirci-ödenek-gişe dörtlemesinin de bu olumsuz gidişatta payı büyüktür. Yine de Adana’daki tiyatro tarihi incelendiğinde tiyatral bu sorunların nedenleri konusunda şu etkenlerin belirleyici olduğu söylenebilir:
Adana, ülke genelinde eşine pek az rastlanan tarihsel, sosyal ve ekonomik değişimler yaşamıştır. İlkçağlardan bugüne dek bir tarım ve ticaret merkezi olan Adana’nın sosyal yapısını oluşturan katmanlar çok çeşitlidir.
Topraklarının bereketli olması ve ticaret yolları üzerinde bulunması nedeniyle Adana ovası tarih boyunca sürekli el değiştirmiştir. Ovanın ve kentin ekonomik yaşamında 1920’lere dek önemli bir unsur olan Ermenilere, 12. yüzyılda Türkmenler katılmış ve bir bölümü yerleşik düzene geçerek, süreç içinde kentin sosyal ve ekonomik yapısında belirleyici bir konuma gelmişlerdir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Adana ovası bir “Zorunlu İskân” yaşamış, göçebe Türkmenler dağlardan ovaya indirilmişlerdir. Böylece yerleşik kültüre bir de göçebe kültürü eklenmiştir.
Sosyal açıdan oldukça karmaşık gelişen bu yapı çerçevesinde, Kurtuluş Savaşı sonrasında da üretim biçimi ve üretim ilişkilerinde bir takım değişimler yaşanmış ve süreç içinde toprakta tekelleşme başlamıştır. Ovanın pamuk üretiminin merkezi olması, gerek Cumhuriyet’in ilk yıllarında, gerekse ellili yıllarda uygulanan tarım politikaları sonucu hızlı bir kapitalistleşme süreci yaşanmış ve birdenbire zenginleşen bir kesim oluşmuştur. Adana’nın sosyal ve ekonomik yaşamını da belirleyen bu kesim, ellili yıllarda başlayan, altmış-yetmişli yıllarda artarak süren devlet teşvikleriyle de sanayiye el atmış ve süreç içinde sanayileşmeyi de gerçekleştirmiştir.
Böyle bir dönüşüm tarım işçilerinin önce ovaya, sonra da kente akmasına neden olmuştur. Böylece Adana’nın çevresinde geniş bir gecekondu ağı oluşmuş, bu sosyolojik ve ekonomik değişim de çelişkileri derinleştirmiş, sorunları karmaşıklaştırmıştır. Tarihte, merkezle anlaşamayan devlet büyükleri ve aydınların sürgün yerlerinden biri olan Adana kenti 1878-80 yılları arasında zorunlu olarak valilik yapan şair ve devlet adamı Ziya Paşa’dan neredeyse yüz yıl sonra, yine bir aydın-sürgün Sevgi Soysal’ın geçici ikametgahı olur. Yazarın yetmişli yıllardaki gözlemleri ve duyumsamaları acısıyla, hüznüyle “Şafak” adlı bir Adana romanı çıkarttırır Soysal’a:
O yılların Adana’sını şöyle anlatır romanında Soysal: “… Adana kentinin, villalar, cennet benzeri bahçeler, tam lüks ve tam konforlu apartmanlarla bezenmiş merkezinden Öte Geçe’deki gecekondulara dek cömertçe paylaştığı tek şey parlak güneş ve mevsim yağmurları; berekete dönüşene kadar. Kenar mahallelerde bereketin yok izi; ne portakal, ne palmiye ağaçları, ne güneyin o güzelim çiçekleri, ne de kalın, etli yapraklı süs bitkileri…”.
Sonra Soysal Adana’nın o kargacık burgacık, çamur ve çukurla sokaklarını dolaşır ve o gecekondularından birine girer:
“ Mahallenin tek bereketi olan kalabalık odalarda başladı gece; yer sofrasındaki tencereye ortaklaşa uzanan kaşıklar, büyük küçük koparılan ekmekler, bol kırmızı turp, yeşil bir maydanoz ve soğanın lezzetlendirdiği büyük lokmalarla, yan yana serilen yer yataklarıyla, bekçi düdükleri, kahvelerden sokak aralarına taşan kavgalara, bekçi düdüklerine, usturayla parçalanan kötü kadın suratlarına, dostun evinde rakıyla başlayıp erkek dayağıyla biten aşk gecelerine, gecelerin en canlı durağı olan karakola alışıktır mahalle ”.
Kalın çizgilerle özetlenen Adana’nın bu sosyo-ekonomik serüveni tiyatro etkinliklerinin halkla buluşamamasında önemli etkenlerden biridir. Büyük çoğunluğu kır kökenli insanlardan oluşan Adana halkı, bereketli topraklarda yaşamanın bedelini bu anlamda en ağır biçimde ödemiştir. Üretime sürekli katkıda bulunan Adana halkının ürettiği Artı-Değer’in büyük bir bölümü hizmet olarak kendine dönememiş, bunun sonucunda şehir sosyal, kültürel ve eğitimsel donanımını yeterince geliştirememiştir.
Tarihten gelen göçebe kültürü ve yakın dönemden kaynaklanan, bugün de süren ekonomik nedenli göçler sonucunda oluşan gecekondu kültürü, kentli olmanın bir ön koşulu olan kültür-sanat alanında ciddi bir talep oluşturamamıştır. Ülkemizde tiyatro seyircisinin çoğunluğunu oluşturan orta sınıf Adana’da geç oluştuğu için seyirci sorunu her dönemde tiyatroların başat sorunlarından biri olmuştur. Tiyatro talebinin oluşumuna katkıda bulunacak orta sınıfı oluşturan en önemli kurumlardan biri olan üniversite de, ancak 1973’de kurulabilmiş, devletin zorunlu bir hizmeti olması gereken Devlet Tiyatrosu dahi 1981’de hizmete girebilmiştir.
***
Adana’daki tiyatro politikalarının ülke genelinde olduğu gibi Batı tarzı tiyatro geleneğine göre ve merkeziyetçi bir yapıda şekillenmesi de, lokal olarak Adana’daki tiyatro hareketinin seyirci öğesini dar bir alanla sınırlandırmıştır. Bu geleneğin bir uzantısı olan Darülbedayi ve Konservatuvar eğitimiyle, eğitimin, akademik nitelik kazanmasından daha çok usta-çırak ilişkisi yanı ağır basan aktörlük eğitimi gibi tek bir boyuta indirgenmesi, hem tiyatrocuların, hem de seyircilerin tiyatroya; “zengin bir dekor içinde duygudaşlık ve özdeşleşme sağlayan ve herkesin harcı olmayan olağanüstü-ilahi bir olgu ” olarak bakmasına neden olmuş, bu da tiyatroyla seyirci arasındaki uzaklığı açmıştır. Başka bir deyişle; ülke insanının vazgeçilmez bir gereksinimi olamamıştır tiyatro sanatı.
Nitekim Adana’da da, gerek Halkevi döneminde, gerek Şehir Tiyatrosu döneminde, gerekse sonraki denemelerde çoğunlukla bu yol izlenmiştir. Oysa bize özgü sorunlar bize özü anlatım biçimini de getirecektir, getirmesi gerekir. Adana’da 1943 yılında, Gerdan Köyü’nde yapılan köy tiyatrosu denemesinden sonra, Abidin Dino da bu soruna değinmiş ve ulusal tiyatromuzun ancak, bize özgü sorunların, bize özgü renk, ses, uyum ve biçimlerle oluşturulabileceğini daha o yıllarda vurgulamış ve bu konuda ilginç tezler ileri sürmüştür.
Kalıplaşmış Batı Tiyatrosu geleneği çerçevesinde, Ankara ve İstanbul’da verilen eğitimin niteliği de kısa sürede tartışılacak düzeye gelmiştir. Nitekim bu nedenle alternatif bir enstitü ve süreç içinde yeni eğitim kurumları oluşturulmuştur. Yalnızca “Aktör” yetiştirmeyi hedefleyen bu eğitim sistemi Ankara ve İstanbul’da farklı gelenekler oluşturmuş, usta-çırak ilişkisiyle yetişen “Alaylı Aktör” geleneğiyle “Mektepli Aktör” geleneği çoğu zaman çatışmıştır. Nitekim bu çatışmalardan bir bölümü de 58-65 yılları arasında kurulan Adana Belediyesi Şehir Tiyatrosu örneğinde yaşanmıştır. Bu bol çatışmalı-çekişmeli süreç, henüz bebeklik evresindeki Şehir Tiyatrosu’nun kurumlaşmasını engellemenin yanında, seyirci-tiyatro iletişiminde sorunlar yaşanmasına neden olmuştur. Tiyatroda bitip tükenmeyen huzursuzluk, Adana’daki tiyatro heveslisi amatör gençlere de olumsuz yansımış ve bir zincirin halkaları gibi bugüne dek öncelikle tiyatroyu tüketen sorunlara yol açmıştır.
Öte yandan yerel topluluklar da, önceki dönemlerde olduğu gibi, “Halka Tiyatroyu Benimsetmek” gibi bir misyonla yola çıkmakla birlikte, özellikle Doksanlı yıllara dek gerçek bir alternatif oluşturamamış, oyun dağarcıkları ve çalışma yöntemleriyle, çoğunlukla yapılanları yinelemekle yetinmişlerdir. Dolayısıyla yeni topluluklar da özgünleşememiş ve kurumlaşamamıştır. Ayrıca Adanalının ve yerel yönetimlerin yerel tiyatroculara yeterince sahip çıkmayışı bu toplulukların kurumlaşamamasında bir diğer etken olmuştur.
– Ülkemizde, tek parti yönetiminin geçerli olduğu dönemi takiben çoğulcu demokrasiye geçilen Ellili yıllardan başlayarak, kültür-sanat politikaları devlete göre değil de, hükümetlere göre şekillenmiştir. Hedefi çok da belli olmayan bu politikalar, ya Ankara-İstanbul gibi büyük merkezlerle sınırlı kalmış, ya da yerel yönetimler aracılığıyla yansımaları yine parti politikalarıyla özdeş görülmüştür. Adana’da da Belediye, tiyatro sanatına, “Kendine Politik Puan Kazandıracak” uzaklıktan bakmıştır. Tiyatroya talebin ancak uzun vadeli, sabırlı ve sistemli bir politikayla yaratılabileceği düşüncesinden uzak sığ bir perspektif, Adana’da da, hem tiyatroların, hem de seyircinin gelişimini olumsuz yönde etkilemiştir.