KARTAL YAVRUSU

                                                                                           Çetin Yiğenoğlu

Çömeldiği yerde sigarasının dumanını derin derin içine çekerken bilinci dünyadan soyutlanmış, zamanın dışına düşmüştü. Gizli bir flütün eşliğinde polenlerle danseden yel, yüzünü yalayınca genç kız gibi gerinen doğanın ayrımına vardı. Bir kez daha baktı Kartal’ın sağrısına yaslanıp uyumuş görünen babası Hasan Çavuş’un cesedine. Yüreğini suçluluk duygusu kapladı. Keşke elim kırılsaydı da o bira şişesini televizyona atmasaydım diye geçirdi içinden. “Şimdi ömür boyu vicdan azabı çekeceğim,” diye söylendi. Bilinci kaydı yine…

Spikerin “Atlar start hakeminin emrine girdi” diye söze başlamasının üzerinden henüz bir gün bile geçmemişti. O an Mustafa’nın içi içine sığmıyordu. Çığlık atmamak için kendini zor tutuyordu. Mutluluk uzansa yakalayabileceği denli yakındı. Acı, çile, yoksulluk birkaç dakika sonra bitecekti.

“Bu son ayak baba,” demişti çoşkuyla “üç atım var bu ayakta. Bunu da bildim mi, yokluk yok gayrı.”

Gözlüğünün üzerinden umutsuz bakmıştı anası:

“Aşımız atlara kaldıysa işimiz zor oğul.”

Babası Hasan Çavuş sayıklar gibi girmişti söze:

“İşimiz ata kaldıysa korkman gayrı.”

Hasan Çavuş sık sık uyur uyanırdı. Uykusunda türlü düşler, kabuslar görürdü. Uyurken, uyanıkken hep inlerdi. Düşünde, karabasanlarda sayıklardı. Yatağından hiç çıkmazdı. Uyumadığı zaman sırtını birkaç yastıkla dik tutarak otururdu. Başından hiç çıkarmadığı kasketini hep burnunun üzerine düşürdüğünden gözleri pek görülmezdi. Bu yüzden uyuyor mu uyanık mı olduğu belli olmazdı. Uyandığında düşlerini, karabasanlarını sayıklar gibi anlatırdı. Genelde hep sayıkladığından, arada bilinçle konuştuğunda da sayıklıyor sanılırdı. Ama bu kez sayıklamamıştı. Bunu anlayan Elif karı, Hasan Çavuş’u biraz konuşturmak istemişti:

“Hııı, ne diyon beğa?”

“Diyom ki,” demişti Hasan Çavuş, ”işimiz ata kaldıysa korkman diyom. At yalan söylemez, hile, hurda bilmez… Yalan da, dolan da insanda… “ Hasan Çavuş bir şeyler daha söylemişti ama televizyondaki spikerin sesi bastırmıştı sözlerini:

“Start verildi ve koşu başladı. Fırtına bir boy, Zirve üç boy geç başladı yarışa. İç kulvardan çok iyi bir çıkış yapan Uçanbulut ilk metrelerde numarayı aldı.”

“Haydi oğlum Uçanbulut” diye bağırmıştı Mustafa.

Hasan Çavuş Mustafa’ya karşılık verir gibi söylenmişti:

“Sen Kartal’ı görecektin…”

Hasan Çavuş’a göre Kartal abuhayat içen soylu atların soyundandı. Kuşkusuz, Bamsı Beyrek’in ya denizden doğan Bozaygırı ya da deniz köpüğünden doğan Kırat’ının soyundan geliyordu. Şah İsmail’in Kamertay’ıyla Battal Gazi’nin Aşkar’ıyla da kesinlikle akrabaydı… Hasan Çavuş, duyduğu özlemin etkisiyle bir Kartal efsanesi uydurmuştu. Zamanla uydurduklarına bütün benliğiyle kendi de inanmıştı. Gerçeği, yalnız eşi Elif Karı ile oğlu Mustafa bilirdi. Onlar da bu konuda kimseye bir şey söylemezdi. Kartal efsanesiyle birlikte yine kendi uydurması öyküleri soğuk kış gecelerinde konu komşunun çocuklarına masal tadında anlatırdı. Anlattığına göre Hasan Çavuş’un soyu saraya, Köse Mihal’a dayanırdı. Ataları ömürlerini Çiftlikat-ı Hümayun’da, tavlalarda, haralarda geçirmişti. Soylu seyisliklerinin yanı sıra soylu sipahiler olarak da tanınırlardı. Ailesinden seyis, sipahi olamayanlar saraç ya da nalbant olurdu. En iyi saraçlar atalarından çıkmıştı. Öyle güzel  mahmuz, üzengi, eyer, gem, koşum takımı yaparlardı ki gören döner döner bakardı. İşleri öyle iyiydi ki saraylıların siparişlerini bile yetiştiremezlerdi. Nalbantlıktaki becerileri de saraçlıklarından geri kalmazdı. Atalarının yaptığı nalın kalitesini hiçbir nalbant tutturamazdı. Bütün bunların yanı sıra her biri birer at bilginiydi. Hangi soydan iyi binek atı, çeki atı, talim atı, yarış atı çıkar; hangi at iyi katır doğurur; hangisi iyi bardo damızlığı, aygır, kısrak olur, bunu at daha kulun ya da tayken bir bakışta anlarlardı. At ne zaman aygırlığa, damızlığa ayrılır, düvene çekilir, enenir, gölükleştirilir onlardan iyi bilen çıkmazdı.

Bunlara karşın, nedense her şey bir gün ters gitmişti. Kendinin bilmediği, hiçbir zaman da öğrenemediği bir nedenle küçük şehzade, kızdığı dedesiyle ailesini sürgüne göndermişti. Kendinin daha ana karnına bile düşmediği o uzun yolculukta ölmüştü dedesi. Hasan Çavuş o büyük yolculukla gelinen ovadaki bir çiftlikte açmıştı dünyaya gözlerini. Atla atçılıkla ilgili her şeyi babasından öğrenmişti. Büyümüş, babasının işini devralmış, yıllar sonra beyin birlikte büyüdüğü oğlunun buyruğunda bildiklerini uygulamış, atlar yetiştirmişti. Bütün yaşamı atlar arasında geçmişti. İnsanlardan ikiyüzlülük, ihanet, kötülük gördükçe atlara sokulup sığınmıştı. Gitgide atlar en yakın dostları olmuştu. Böylece yakından tanıdığı atlar, her şeyden önce çok dürüsttü ona göre. Pek çok insandan kişilikliydi. Güven verici, gönül biliciydi. Dostunu tehlike anında terk edip gitmezdi. Kendini seveni bilirdi. O kocaman yaratık, dostuna bir kedi gibi sokulurdu. Algılama gücü yüksek ve duyarlıydı. Çok içlenirse ağlardı. Konuşmayan insan gibiydi. Dostluğuna dostluk, sevgisine sevgi yetmezdi. Bir avuç arpa verene bir kucak dostluk, iki kucak sevgi verirdi. Bu yalan dünyada bir koşumluk at sevgisi çok şeye değerdi. Bunun en özgün örneğini Kartal vermişti. Hasan Çavuş’la Kartal’ınki karşılıklı bir duygu, bir gönül işiydi. Sıradanlığın aşıldığı bir dostluktu bu. Hasan Çavuş Kartal’a, Kartal da Hasan Çavuş’a aşıktı. Hasan Çavuş başlangıçta biraz da at dostluğunun yüceliğini, soyluluğunu göstermek için Kartal’la özel ilgilenmişti.

Yaşlanmaya başladığı yıllarda, Kartal’ın annesi Yıldız’ı yetiştirip eğitmişti. Yıldız da büyük yarışlar kazanarak soylu beyini gönendirmişti.

Yarış yaşamı sona erdiğinde yine kendi gibi soylu bir kısrak olan Karakuş tarafından atmıklanmıştı. Bu izdivacın meyvesinin beklendiği günlerde bir rüya görmüştü Hasan Çavuş. Derinden etkilemişti bu rüya onu. Rüyasında Yıldız’la Karakuş nehirde oynaşıyordu. Bir bakıyordu iki at köpükler saça saça şahlanıyor, bir bakıyordu düzlükte koşar gibi su üzerinde seğirtiyordu. Konkurhipikteymişçesine engel atlar gibi estetik ve artistik hareketler yapıyorlardı. Bu eşsiz gösterinin birinde önce eşkin, rahvan yürürken birden tırısa kalkıp dörtnala daldıkları nehirde yitmişlerdi. Az sonra kır bir tay köpükler saçarak çıkmıştı onların daldığı yerden. Bu Yıldız’la Karakuş’un yavrularıydı. Tay rüzgâr gibi koşarak Hasan Çavuş’un yanından geçerken kartala dönüşüp kanat çırpmaya başlamıştı gökyüzünün derinliklerine. Rüyanın etkisiyle birkaç gün sonra Yıldız’ın doğurduğu taya Kartal adını verdi Hasan Çavuş.

Kartal’ı çocuğu gibi yetiştirdi. Elleriyle besleyip büyüttü. Ahır tıka basa yeygi doluydu. İstese şinik şinik, gülek gülek yeygiyi kurnasına, torbasına koyardı Kartal’ın. Ama denelemesinden, hastalanmasından korkardı. Elleriyle kararında yedirirdi samanı, saçıyı. Şeker, ceviz içi, lokum, kuru üzümle beslerdi. Yaylıma, suvarmaya kendi götürürdü. Bir çocuğu sever gibi severdi; yelesini, kuyruğunu belik belik örerdi. Doğduğu andan itibaren eğitmeye başlamıştı. Henüz iki yaşına gelmeden öyle eğitimli bir tay olmuştu ki, becerilerini görenlerin şaşkınlıktan dili tutuluyordu. Öğretilen bütün komutları çok disiplinli biçimde yerine getiriyordu. Hiç kimsenin sözüne aldırmazken Hasan Çavuş “Yürü” deyince yürüyor,  “dur” deyince duruyordu. Bir komutla tören yürüyüşü yapıyor, “sol-sağ, sol-sağ” deyince ritmik devinimlerle ön ayaklarını indirip kaldırıyordu. Gemi çekmeye gerek duyurmadan “Sağa” ya da “sola” buyruğuyla dönüş yapıyordu. “Geri bas” uyarısıyla geri geri gidiyordu. Öyle cambazlıklar yapıyordu ki görülmeye değerdi. Yapmadığı hareket yoktu; yalnızca dile gelip konuşamıyordu. Öyle güzel bir kır attı ki tanımı zordu. Cıdağısının çok yüksek olması dolayısıyla soyu hakkında kimse yorum yapamıyordu. Dört ayağı da sekiliydi. Sağrısında el kadar siyah benekler vardı. Koşarken uçuşan yeleleri rüzgârla cilveleşirdi. Kartal’ın genç kız edasıyla yelelerini bir o yana, bir bu yana atmasına bayılırdı Hasan Çavuş.

Kartal’da büyük yarışlar kazandı; ağayı da Hasan Çavuş’u da gönendirdi. Gel zaman git zaman ağa hastalanıp yatağa düştü. Oğlu da iş bilmez, zevk-sefa peşinde koşan biri olup çıktı. Çiftlikte işler kötüye gitmeye başladı. Ağa bir gün Hasan Çavuş’u çağırarak kendinin ölümünden sonra rezil olmasını istemediğini söyledi. Oğluna güvenmediğini anlattı. Üç-beş kuruş parayla artık koşamadığı için yarıştan çekilen Kartal’ı ona armağan ederek helalleşip uğurladı.

Hasan Çavuş ve ailesi böylece bir gecekonduya sığındı. Hasan Çavuş, Kartal’ı içi sızlayarak faytona çekti. Kızlarını baş-göz edip oğlunu iş-güç sahibi yapıncaya değin zorunluydu buna. Geçimlik kazanmak zor işti. Faytonculuktan başka da elinden gelen iş yoktu. Böylece bir süre faytonculuk yaptı. Çok ünlendi faytonculukta. Kartal’ın becerilerini bilenler özellikle Hasan Çavuş’un faytonuna biniyorlardı. Hasan Çavuş’un faytonuna binmek ayrıcalıklı moda olmuştu kısa sürede. “Tören geçişi gidelim amca” diyorlardı gençler. Ne ki, değişen dünya koşulları Hasan Çavuş’un işini zora soktu. Mini Murat taksiler çıkıp da yaygılaşınca, belediye kent içi taşımacılığında faytonları yasakladı. Hasan Çavuş umarsız, faytonu ahıra çekerek bir araba alıp yük taşımacılığına başladı. Bu kez de, çok geçmeden motoguzziler, küçük pikaplar doldurdu sokakları, caddeleri. Belediye yine trafiği rahatlatma gerekçesiyle at arabalarının kente girişini yasakladı. Yeniye, değişime direnmek her zaman zordur. Bu, Hasan Çavuş için de böyleydi; motoguzziye, pikaba direnemedi. Umarsız, arabasıyla üç kuruş ekmek parası için kentin varoşlarında didinmeye başladı.

O gün, o uğursuz gün yalnızca bir sokak girmişti yasak bölgeye. Üç çuval unu fırına bırakmış dönüyordu. Bir baktı, sokağın başında polis arabası. Polisleri görür görmez kıl kırbacını havada şaklattı. O güne değin Kartal’a hiç kırbaç vurmamıştı. Kırbacı elinde bir süs gibi taşırdı. Kıl kırbaç atalarından yadigardı. Büyülü olduğunu söylemişlerdi. Ataları efsane bir atın kuyruğundan yapmışlardı.

Kırbaç havada şaklayınca kulaklarını diken Kartal yel gibi koşmaya başladı. Sokağı henüz dönmek üzereydi ki birden düştü,  araba devrildi. Hasan Çavuş da bir yana fırladı. Hasan Çavuş’un gözü Kartal’daydı. Kartal kıpırdayamıyordu. Yanına varmak için koşmak istedi ama bunu başaramadı. Bacağı kasılıyordu. Kartal’ın yanına zor varabildi. Sağ ön ayağının kanadığını görünce başı döndü. Sonra çocuk gibi ağlamaya başladı. İkisi de arkadan ateş açan polislerin kurşunlarıyla yaralanmıştı.

Polisler geldiler. Hasan Çavuş’un oldukça yaşlı bir arabacı olduğunu gördüler. Kartal’ı yol kıyısında bir yere çekerlerken Hasan Çavuş hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındı. Olayla ilgili olarak polislerin yazdığı tutanakta, “Bir teröristin kovalandığı sıra ‘dur’ uyarısı için açılan ateş sonucu havadan seken kurşunla Hasan Çavuş ve Kartal’ın yaralandığı” yazıldı. Tutanak gereği kovuşturmaya gerek görmeyen savcılık, polisler hakkında dava bile açmadı.

Hasan Çavuş, kaldırıldığı hastanede tedavi edilirken “Kartalım” diyordu da başka bir şey demiyordu. Hastaneye gelen oğlu Mustafa’dan Kartal’ını sordu önce; kesinlikle vurulmamasını istedi. O ölmemeliydi. Oğlu da zaten öyle yapmıştı. Babasının tutkusunu bildiğinden Kartal’ın ayağını sarıp sarmalatıp eve götürmüştü.

Hastaneden çıkıp eve geldiğinde Hasan Çavuş’un ilk işi Kartal’ın ayağına bakmak oldu. Kırık ayakta hayır yoktu. Hasan Çavuş otlardan bildiğince ilaçlar yapıp sardı sarmaladı ve yarayı kısa sürede sağalttı. Ama Kartal’da atlık, kendinde adamlık kalmamıştı; ayakta zor  duruyordu. Satılığa çıkarsa kimse beş para vermezdi Kartal’a; üstelik kendi gibi bakan da çıkmazdı. Artık Kartal’ın yeygisi bile yük olmaya başlamıştı. Eve bir oğlu Mustafa’nın kazancı giriyordu. O da bir gün iş bulsa üç gün işsiz geziyordu. Sonunda umudu tükenen Hasan Çavuş bir gün oğlunu çağırdı. Kartal’ın Aladağlar’a yılkıya bırakılmasını istedi. Mustafa uysal bir çocuktu. Babasına da saygısı büyüktü. Kartal’a sevgisini biliyordu. Artık üç ayaklı olan Kartal’ı bir kamyonete bindirip Aladağlar’a götürerek bıraktı…

Kartal’ın yılkıya gönderilişinden sonra Hasan Çavuş iyice değişti. Sağlığı bozuldu. Ayağındaki yaranın yanı sıra yaşlılık nedeniyle de hem beden, hem ruh sağlığını yitirdi. Kartal’la birlikte ayaklarından vurulması ve sonrasında yaşadıkları ruhunda derin izler açmıştı. Acısını, yenilgiyi bir türlü kabullenmeyen yüreğinde eritmek istedi ama başaramadı. Acı, çadır kurmuştu yüreğinde. Bu nedenle hep kanıyordu yaralı yüreği. Sevdası mıydı, düşü müydü, umudu muydu, yoksa gözünün ışığı mıydı kekik kokulu dağlara gönderdiği Kartal, bunun adını koyamıyordu. Artık düşleri de bulanıktı. Kartal’ın yılkıya gidişiyle, her yanı görünmez uçurumlarla dolu o dümdüz diyarda güneşi batmıştı sanki.

Son zamanlarda “Kartal’a götürün beni” diye sayıklamaya başlamıştı Hasan Çavuş. Bu sözleri öyle çok yineliyordu ki, çevresine bıkkınlık veriyordu.

O gün, at yarışlarının televizyondan verildiği sıra her şey birden hızlandı. Spiker, coşkulu konuşmasıyla sonun başlangıcını duyurdu:

“Uçanbulut liderliğini korumaya çalışırken sağrısına şimdi Karabey geldi.”

“Haydi oğlum Uçanbulut” diye inledi Mustafa. Ama o an gördükleri karşısında sesi hançeresinde düğümlendi. Spikerin sesinde ise şaşkınlık belirgindi:

“Eyvaaah! Önde giden Uçanbulut tökezleyip düştü. Yuvarlanıyor… Aman tanrım! Arkadan gelen atlar da Uçanbulut’a çarpıyor… Atlar bir yanda… jokeylerin her biri bir yerde… Bir facia bu… Yarışın son metreleri. Kadere bakın… Bu yarışta hiç şans verilmeyen Mısmıl potayı bulan at oluyor…”

Spikerin “cankurtaran… yaralılar…” gibi sözcüklerin geçtiği konuşmasını Mustafa duyamadı bile.

“Yandım anam, yandım…” diye inledi… göğsünü, yüzünü, başını yumruklamaya başladı sonra.

“Yanacak ne var oğlum, isyan etme!” dedi Elif Karı.

Anasını duymuyordu Mustafa.

“At dediğin dölek basar,” diye konuştu Hasan Çavuş.

İyice kendinden geçen Mustafa, elindeki bira şişesini televizyona fırlattı. Bomba gibi patladı televizyon. Ortalık bir anda yangın yerine döndü. Elif Karı kendini dışarı atarken Mustafa babasını can havliyle kucaklayıp odadan çıkarmayı başardı. Komşuların da yardımıyla odadaki yangın söndürüldü ama Mustafa’nın yüreğindeki sürüyordu… Paraya, erince kavuşması an meselesiydi; milyonda bir terslik olmuş o da gelip kendini bulmuştu. Neden sonra kendine gelebildi. Yaptığından utanıyordu. Annesinden, babasından özür üstüne özür diliyor, ellerini, ayaklarını, yanaklarını, başlarını öpüyordu.

Hasan Çavuş o sıra komşuların getirdiği minderde oturuyordu:

“Beni Kartal’a götürün… Kartal’a götürün beni,” diyor da başka bir şey demiyordu.

Mustafa babasının başını avucuna aldı:

“Babam, aslan babam,” dedi, “dayanamazsın…”

Hasan Çavuş canlandı:

“Dayanırım…”

“O yolculukta ölürsün…”

“Ölmem! Ölürsem öleyim! Öldüğüm yerde koy, oracığa göm beni.”

Anasına soran gözlerle baktı:

“Götür oğul,” dedi Elif Karı, ”ne yapalım yazgımız böyleymiş. Belki son isteğidir. Ne istiyorsa yap!”

Yangından sonra iyice temizlenmesine karşın hâlâ yanık kokan odada o gece ne Mustafa ne de Hasan Çavuş gözünü yumdu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte otogara gidip bir minibüsle çıktılar yola. Bu, Mustafa’nın yaşamındaki en uzun yolculuktu. Sonu belirsiz olduğundan uzun, sıkıcı geliyordu. Hasan Çavuş’a da uzun geldi yol. Ama onun nedeni başkaydı. Yola çıkınca canlanmış çocuklaşmıştı. Kartal’a gitmenin coşkusuyla içi içine sığmıyor, o yüzden yol bitmeyecekmiş gibi geliyordu. Hasan Çavuş, Belen köyünde minibüsten indirilip bir eşeğe bindirildiğinde iyice canlandı. Sanki eşeğe değil de bir taya binmişti. Kendisi de bir süvariydi. Evden çıkarken beline sardığı kıl kırbacı çıkarıp “Haydi oğlum,” diye seslendi topuklarıyla dürttüğü eşeğe.

Kuştepesi’ne  gelip de  Belgediği vadisi bütünüyle görününce Hasan Çavuş üzengilerden destek alarak doğruldu. Sağ eliyle palana tutunurken sol elini gözlerinin üzerinde duldalayarak baktı. Yılkıdan oldukça uzakta, vadinin ortasında tayıyla otlanan atı görüp de tanıyınca içi içine sığmaz oldu:

“İşte o, Kartalım,” dedi Mustafa’ya, “git, yakala da getir onu oğlum!”

Yılkıya bırakıldıktan sonra keven, kök, ot, yaprak yiyerek yaşayan Kartal oldukça diri görünüyordu. Mustafa, Kartal’ın arkasına doğru dizboyu çimenlerin arasından süzüldü. Elindeki kendire kement için düğüm atarken Kartal’ı nasıl yakalayacağını tasarlamaya çalışıyordu. Kartal’ı yakalayacağı konusunda hiç umudu yoktu. Bu işe babasının gönlünü hoş etmek için girmişti. Atın arkasından dolaşıp iyice yaklaştıktan sonra kemendi kullanmayı düşünüyordu. İlk atağında yakalarsa sorun yoktu. Yakalayamazsa atın babasından yana koşmasını sağlayacaktı. Belki böylece Kartal babasını görebilir, tanıyınca kendiliğinden durabilir, kovalamaca olmayabilirdi.

Ormana sırtını dönen Mustafa yavaşça yaklaşıyordu. Ama yine de elli metre kadar kala Mustafa’nın geldiğini sezdi Kartal. Tanıyamadı. Zarar verecek tehlikeli bir yabancı sanmış olacak ki şahlanarak kişnedi. Kartal’ın kişnemesiyle Belgediği çınladı. Mustafa’nın hâlâ yaklaşmaya çalıştığını görünce koşup kaçmaya çalıştı. Ama sağ ön ayağının sakat olması nedeniyle yeterince hızlı koşamadı. Mustafa kemendi boynuna doğru savurdukça tayıyla  birlikte kurtulmaya çalışsa da topalladığından gereğince koşamıyordu.

Kartal, o eşeğin üzerinde ellerini, kollarını sallayan Hasan Çavuş’u tanımadı. Onu da avcı sandı. Sağ yana dönüp kaçmaya çalıştı. Birkaç adım atmış atmamıştı ki sağlam sol ön ayağıyla bir çukura basınca tökezledi ve yuvarlanmaya başladı. Kartal’ın kişneyerek düşmesi sırasında çıkan sesler doğaya egemen dinginliği bozdu. Kartal’ın sesinden ürken yılkı paniğe kapılarak dağıldı. Ağaçların dallarınki kuşlar uzaklara kanat çırptı.

“Ne yaptın oğlum?” diye bağırdı Hasan Çavuş,”ne yaptın? Koşup ürkütmeye ne gerek vardı…” Sonra Mustafa’nın yardımıyla eşekten inerek Kartal’ın yanına vardı. Düşmenin etkisiyle Kartal’ın kaburgaları çökmüş sağlam ön ayağı ile boynu kırılmıştı.

Kartal acıyla kıvranmasına karşın başına gelerek kendine sevdayla bakan Hasan Çavuş’u tanıdı. O anda Kartal’ın gözlerinde bir sevda ışığı şavkıdı. Başını kaldırmak istedi ama yapamadı. Kişnemek istediğinde ise hırıltıyla birlikte boğazından bir kan seli boşandı. Karnının inip kalkması durdu sonra. Sol arka bacağı gerildi, sündü titredi ve alttaki sağ arka bacağının üzerine cansız düştü. Son kez titreyen toynakları sonsuz devinimsizliğin habercisiydi.

“Ne vardı dölek bassaydın benim güzel kızım,” dedi Hasan Çavuş. Sonra sustu. Ağladı, ağladı, ağladı… Kulaklarını, yelesini okşadı Kartal’ın.Yelesini belik belik ördü sonra. Mustafa şaşkın, babasını izliyordu. Tay ise çevrede sürmeli gözleriyle ağlayarak dönenip duruyordu. Hasan Çavuş yelesinden sonra Kartal’ın kuyruğunu da örmeye başladı. Kuyruk yerde sürünecek denli uzamıştı. Kartal’ın bu gür kuyruğunu kocaman bir belik yaptı. Sonra, doğrulmak istedi ama yapamadı. Gözleri evdeki gibi sonsuzluğa bakmaya başladı. Yine sayıklar gibiydi:

“Ördüm ya,” diyordu, “ördüm ya!”

Mustafa ise olan biteni anlamsız buluyordu. Neredeyse iki yıldır her gün ölümünü beklediği babası az önce adeta gençleşmişti. Eşeğin sırtında bir süvari gibi gördüğünde ise “Babama ölüm iyiliği geldi herhalde,” diye düşünmüştü. Bunu anımsayınca utandı. Bu duyguyla gözleri babasına kayınca irkildi. O anda aklından geçen kötü düşünceleri kovalamak isterken “Baba” diye  seslendi dokunarak. Hasan Çavuş Kartal’ın sağrısına yığılıverdi. Mustafa akrep sokmuşçasına titreyen elini çekiverdi.

Bir düşüncedir aldı Mustafa’yı… Dizlerini büküp çömeldi ve bir sigara yaktı. Başını kaldırıp çevreye, uzaklara, dağlara baktı. Başının döndüğünü hissetti… İlk yaz bütün görkemiyle Aladağlar’a egegmendi. Yeşilin bütün tonlarını giyinmiş doğa kıpır kıpırdı. Her yerden sular fışkırıyordu. Eriyen kar suları göğe ulaşmaya çalışan dağların eteklerinde şelaleleniyor, lekesiz gün ışığıyla gümüşlenerek çağıldırıyordu. Sarı-beyaz papatyalar, pembe-beyaz koyungözü papatyaları, sarı kantorunlar, eflatun salepler, sümbüller, bordo-siyah laleler, kırmızı gelincikler, yaban karanfilleri, pembe-beyaz-mor sığırkuyrukları, kokusu mentollü boz dağ naneleri, kekikler, sirkenekler, su tereleri, kızılbacaklar, yarpuzlar, ısırganlar, yer yer insanın beline dek gelen çimler arasında boy vermiş çirişler, mantar gibi fışkırmıştı. Bir renk cümbüşünün ciyakladığı, söğütler, çınarlar, kavaklar ve kuşburnu zıncarıyla doğanın coşup harman olduğu vadinin iki yanındaki orman çamlarla başlıyordu. Binbir çiçekle desenlenen vadi, doğa denen dişinin eteğiyse çamlarla başlayarak pıtıklar ve ardıçlarla bezenip gamalaklarla gergeflenen orman bluzuydu. Parmak gibi yapraklarıyla çamlara, ardıçlara, gamalaklara sarılarak göğe uzanmaya çalışan güveldekler ise o eşsiz güzellikteki başın kolyesi ve taçıydı. Her köşesinde tanımsız güzelliklerin gizlendiği Aladağlar’ın serinliğine yaslanarak Çukurova’nın sıcağına kafa tutan Belgediği’nin sessizlik ve dinginliği, insanın içini yaşam sevinciyle doldurup coşturuyordu.

Babasıyla Kartal’ı birlikte gömdüğü mezarın başına iri bir taş koyan Mustafa’nın içi mutluluktan uçacakmış gibi bir duyguyla dolup taşmaya başladı nedense… Böyle duygulanmasına bir anlam veremeyen Mustafa “Her şey canlanırken ölünür mü?” diye söylendi. Sonra Kartal’ın belik gibi örülmüş kuyruğunu tayının boynuna hamud gibi taktı. Daha sonra boynuna yular gibi geçirdiği kıl kırbacı çekerek “Gel bakalım Kartal yavrusu,” dedi taya.

https://www.idefix.com/yazar/cetin-yigenoglu/s=218441?gclid=Cj0KCQjw8vqGBhC_ARIsADMSd1BFyDhTmAttWnpzljG5JmiPT_ZOJwf6XlM4JAXIUibWm7lY9ELbdbcaAvj6EALw_wcB&gclsrc=aw.ds