Çöplükteki çiçekler – Kudret Sönmez

Hayatın en saf, yalın, aynı zamanda da görkemli değeri nedir, diye soracak olsanız; çiçeklerdir derim ben… Gülün dikeni dışında hiçbir zarar görmedim, doğanın bu görsel ve diğer her yönüyle de sınırsız bereketinden. Biraz su, biraz toprak, azıcık da hava alınca, verilen her nefesi temizleyip dünyaya iade ediyor çiçekler.  

Türlerini, anlamlarını ve öykülerini yeterince bilmediğim bu bitkisel örtü, bazen bir dalda onlarca açıyor ve harika kokularının desteklediği muhteşem bir şölen sunuyorlar bulundukları çevreye… Ya da hiç göremediğimiz diyarlarda, alımlı ama çalımsız, kendi başlarına kuruyup gidiyorlar… Giderken bir de mesaj bırakıyorlar; uygun zemin bulursam seneye yine burada olacağım, diye.

Özgürlükleri, bağlı oldukları topraktan koparılınca biter çiçeklerin. Onları alıp gezdirmek, bir insanı ya da hayvanı zincirlemek gibidir bence… Neden, hafif bir esintiyle olan oynaşmalarının keyfini kendi hareketlerimizin rüzgârlarıyla bozarız, bilmem! Yine de bazılarımız insaflıdır ama… Onları, saksı denilen dar bir mekâna canlı canlı gömer, arada sırada da sevgi sözcükleriyle bezenmiş ziyaretlerde bulunurlar. Giderken yanlarında biraz su götürmeyi de ihmal etmezler.

Adana’nın işlek caddelerinde, kış mevsimine bahar tadı veren bazı çiçekleri sıkça görüyorum şu günlerde… Sümbüller ve nergisler… Pembe, mor, sarı, beyaz vs. Çiçekçi vitrinlerinde ya da seyyar tablalarda, sürgün gidecekleri yerleri bekliyorlar. İki sevgilinin arasındaki masada ya da bir hastanın başucundaki sehpada güzelliklerini sergileyip son moleküllerini bırakıyorlar ortalığa. Sonra, biraz renk değiştirip yerçekimine yenilince de çöp kutusundaki diğer atıllarla kuru bir yolculuğa çılıyorlar.

 

Nergis deyince… Geçip gitmemek gerek; Yunan mitolojisinden kalma bir öyküye sahiptir, bu güzel ve sıradan (!) çiçek…

“Bir gün Narcissos, dağlarda dolaşırken, yeşilin toprakla sıkça öpüştüğü yerde bir pınar görür. Eğilip su içmek istediğinde yüzünün yansımasıyla karşılaşır… Ellerini uzatıp, kendince kusursuz olan bu güzelliğe dokunmak ister ama bir türlü başaramaz. Ve ten teması sağlayamadığı bu yüze aşık olur. Bir zaman sonra, sevdiğini elde edememenin üzüntüsüyle oracıkta sararır, solar ve ölür.

Yıllar sonra, Narcissos’un bedeninin çürüdüğü yerde bir çiçek açar… Ve o çiçeği görenler adını “nergis” koyarlar. Nergis, aynı zamanda kendini beğenmişliğin sembolü olur.”

Durun, daha bitmedi; öykünün devamı var…

“Orman tanrıçaları, Narcissos‘un kendi yansımasını gördüğü pınarı gözyaşı kavanozuna dönüşmüş olarak bulurlar. Neden ağladığını sorarlar… ‘Narcissos için ağlıyorum’ der, pınar… ‘Narcissos için ağlıyorum ama o yakışıklı olduğu için değil. Sularıma eğildiği zaman, gözlerinin derinliklerinde kendi güzelliğimin yansımasını görebiliyordum.”

Alın size bir Narcissos sendromu!.. Bu öykü aynı zamanda ”narsizm”e de kaynaklık etmektedir.

Hayat sürüp gidiyor… Üzüntüleri, dertleri, kıt kanaat sevinçleri vs.

Bir çiçeğin yaşamı kadar kayda değer olabilir, çürüyüp giden her an… Yeter ki, narsist bir bakışla suda incelerken bedenimizi…

Topraktan vazoya…

Vazodan çöplüğe…

Ve çöplükten de bir bilinmeze karışırken bulmayalım kendimizi.