
Hayat bazen “Dama!” demez.
Tökezleyerek sürmekte olan yaşamımızın yolu öyle hendeklere rastlar ki… Karşılıklı satranç bile oynamaya cesaret edemediğimiz hayat; akıl ve zekâ gerekliliğinin en basitiyle süren bir savaşta, biz daha aymadan, tek hamlede kaç taşımızı biçer, kaç vurgun yer yüreğimiz? Anlayamayız.
…
Eskiden dolmuşlara ve taksilere, ticari olduklarını simgeleyen dama / damga vurulurdu. Camla kaportanın birleştiği dış kenarlara, boydan boya bir şerit halinde uygulanan, beyaz ve siyah karelerden oluşan bu resmi zorunluluk, özellikle halka açık olan ulaşımla bireysel konforu birbirinden ayırmaya yarardı. Damasız ve de damgasız aracınıza yalnızca siz ve istediklerinizi sığdırabilirken; diğerlerine, kısıtlı parası ve ihtiyacı olan herkes tıkıştırılabilirdi. Gerçi şimdi de öyle; tek fark damaların şekil ve renk değiştirmiş olması.
…
Bu bağlamda, ruhla düşüncenin sınırsızlığa zorlandığı, hatta bazen yapay zekâyla kapıştığı satranç adlı oyunun daha alt seviyesinde kalan “dama”ya gelelim şimdi!.. Zeminin, sekiz eşit sütun ve sekiz eşit kolonla altmış dört kareye bölündüğü bir alanda oynanır. Bizde, genellikle tavla tahtasını ters çevirerek, arkasındaki geometrik çizimden yararlanılır. Yine aynı tavlanın iki ayrı renkteki, pul denilen yuvarlak otuz taşıyla birlikte bir çift zar kullanılır. Böylece, her iki rakibe de on altışar taş düşer. Taşları ileri, geri ve yana hareket ettirebilirsiniz. Bazı tekniklerde ise hareket alanı daha geniştir. Temel amaç, az zaiyatla rakibinizin bütün taşlarını “yemek”tir. Bu arada, karşınızdakinin açığını aramak, eğer açığı yoksa onu hata yapmaya teşvik etmek için kurgulanmış bir zekâ tezgâhı söz konusudur. Önünüze bir piyon sürülürse bunu “yemek” zorundasınızdır. Fakat hemen ardından birkaç taşınız telef olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Hamleler üzerine yapılandırılmış bu yarışta; o an’ı ve ileriyi en iyi görebilen ve de saha hâkimiyetini kaybetmeyen kazanır.
Bu oyun iki kişi arasında oynanır… Bazen de rakibiniz değişebilir; karşınıza “hayat” oturur… Ve onunla oynamak zordur.
…
Düşünmeden edemiyorum; hayat yalnızca bir oyun mu? Eğer oyunsa; yenilen kim, yenen nerede? Hayat içimizdeki taşları, piyonları ve sefilleri toplayınca ne kazanıyor? Hırsa bürünmüş rakipliği neden? Dostumuz olamaz mı? Biraz şefkatli davranırsa ne kaybeder? Sorular, sorular, sorular…
Peki yanıtları nerede?
…
Bence, hayatın karelerinde zıplayıp yorulan ömürlerle yitiyoruz. Bizim belki on altı taşımız var ama rakibimizin kapasitesi sınır tanımıyor; üretiyor, türetiyor, kafasına göre çoğalıp karşımıza dikiyor…
Adalet mi bu?
Neyse! Hayat, taşlarla ve taşların uğrak yerleri karelerle devam ediyor. Durmadan yer değiştiriyor, her şey statikle yetinmiyor.
Rahmetli fotoğrafçı arkadaşımız Mesut Eray için bir yazı yazmıştım bir zamanlar; “Hayatın karelerini avlıyor” diye de bir başlık atmıştım. Yoksa o karelerin içinde avlanan biz miydik? Aklımızı mı yaraladık, hayatın mutluluklarını ıskalayıp dönen bumeranglarımızın darbeleriyle?
Ya da özel bir arabamız yok mu bizim? Yalnızca damalı araçlarla mı geziyoruz; yasaların dilediği gibi kısıtladığı?

Şah ve mat veya “Dama!”
Evet… Hayat bazen “Dama!” diyor; ben de öyle… Ama… Sabahın altısında kalkıp işe giden, soğuktan çatlamış elleriyle cam ve zemin silen… Evine dönüp öğle yemeğini yiyen… Ardından okula gidip çıkışta, gece geç vakitlere kadar çalışacağı işe bir daha giden… En büyük heyecanı, hafta sonlarında aldığı sinema bileti olan… Sonuçta, ıskaladığı sekiz dersten sınıfta kalan… On iki yaşındaki çocuk hiç “dama” dememişti!
Yoksa bugüne mi saklamıştı yenilmeyi?
Asla!.. Hayatın karelerindeki devinim devam ediyor. Elinde, terlememiş pek çok taş var.
Yahu!.. Savurun gitsin damı, damayı, damağı, dimağı ve şahı ve de avanesini; piyonları yutmadan beslensin ruhlarımız, umutlarımız!.. Çünkü hayat pes edeni pek dinlemez. Hele ki “Dama!” diyeni hiç duymaz.
