“Evin 1.5 metrekarelik alaturka tuvaletini, ‘karanlık oda’ya çevirdim. Babamın verdiği harçlıkları biriktirip, 1973 yılında ilk fotoğraf makinemi aldım. Çektiğim filmleri burada banyo edip, karta bastım. Annem de arada yaşayıp yaşamadığımı kontrol etmeye gelirdi.” (Sefa Ulukan)

 

Bilgi, Yetenek ve Vizyon: Sefa Ulukan

Henüz 12 yaşındayken “karanlık oda”yla tanışan ve 13 yaşında fotoğraf makinesini eline alan Sefa Ulukan yakaladığı inanılmaz karelerle arşivini genişletmekle kalmaz, yeteneği sayesinde sayısız ödüllerin de sahibi olur. 1976’da ilk sergilemesini ve ilk ödülünü kazanan, 1978’da Adana Fotoğraf Amatörleri Derneği’nin kurucuları arasında yer alan, 1983 yılında Kanada’da Dünya Üniversite Oyunları’nın Fotoğraf Dalı’nda Altın Madalya kazanan, 1986 yılında Uluslararası Fotoğraf Sanatı Federasyonu (FIAP) tarafından “FIAP Sanatçısı” unvanını alan, burada sayamadığımız birçok ödüle layık görülen ve aynı zamanda doktor olan Sefa Ulukan’la fotoğrafçılık sanatında geride bıraktığı dolu dolu 44 yıllık geçmişe uzanıyoruz.

 

Sefa Ulukan’ın hikayesini bir de sizin ağzınızdan dinleyelim?

Aslında ilginç bir hikayem var benim. 1960 yılında tam 2 ay önce gelince, annem beni Ankara’da doğurmuş. Ama aslen Adanalıyım. Tarsus Amerikan Koleji’nden mezun olduktan sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin yolunu tuttum. 1984 yılında üniversiteden mezun oldum. O dönemden bu yana da ‘doktor’, ‘işletmeci’ ve ‘fotoğrafçı’ kimliğimle bugünlere kadar geldim.

 

Peki nasıl bir çocuktu Sefa Ulukan, hayalleri nelerdi?

Çok dikkatli bir çocuktum. Görsel hafızam inanılmaz güçlüydü. Ve hala da öyle. Öyle yaramaz değil, sakin bir çocuktum. Bir kez kafayı kazıttığımda berber bana; ‘Hiç yaramazlık yapmamışsın. Kafanda hiç yara izi yok’ derdi. Bir şeye konsantre olunca sonuna kadara giden biriyim. Yatılı okuldayken imkanlarımız çok genişti. Okul bize kullanılmayan bir depoyu vermişti. Orada arkadaşlarla ‘model uçak’ yapacak kadar da yaratıcıydık. Ben sonra fotoğrafa yöneldim, uçak kanat tasarım mühendisi oldu, ben de doktor.

Benim öyle doktor olmak gibi bir hayalim yoktu. Ben ya endüstri tasarımcısı ya da mimar olmak istiyordum. Babam doktor olduğu için tıp hiç istemiyordum. Üniversite için tercihlerim arasında tıp yazdığımdan bile emin değilim. O zaman postacılar vardı; tercih formları ve sonuçlarını onlar getirip götürürdü. Zarf geldi ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi çıktı. Tıp kazanıp da ağlayan ender insanlardan biriyim.

 

Ne oldu da istemeseniz de tıp okumak zorunda kaldınız?

Aslında üniversitenin ilk yıllarında yeniden sınava girip, şansımı bir kez daha denemek istiyordum. 1980 dönemi ve ortalık çok karışık. Üniversite birinci sınıfta bir kızla tanıştım, gözleri yeşildi ve ben de o yeşil gözlere takılıp kaldım. Sonrasında baktım bu işi sevmeye başladım. Ben daha okul öncesinde ameliyata giren biriydim. Babam doktordu, onunla birlikte çocukken ameliyata çok kez girdim, yabancısı olduğum bir alanda değildi.

 

Neden tıp alanında kendinizi geliştirmeyi düşünmediniz?

Ben tıpa çok saygı duyuyorum. Hastalarımı tedavi ediyorum ama onlardan para alamıyorum. Kendi muayenehanemi açtım ama bu macera sadece 3 ay sürdü. Sonrasında mecburi hizmet, evlilik, çocuk vb derken tıpta ihtisas da yapamadım. Araya zaman girince de iyice işten uzaklaşıyorsun. Ben de kendimi fotoğraf alanında geliştirdim.

 

Karanlık odaya ilk adımınızı ne zaman attınız ve neler yaşadınız orada?

Yatılı okuldayken bana; ‘Ahmet ağabeyini çağır’ dediler. Nerede olduğunu sorduğumda; ‘Karanlık odada’ yanıtını verdiler. Ben de gidip, karanlık odanın kapısını açıp, ‘Ahmet ağabey, seni çağırıyorlar’ dememle suratıma tokat yemem bir oldu. Meğerse karanlık odanın kapısı öyle pat diye açılmazmış. Kapı açmamla odaki tüm filmler yandı ve bana ceza verdiler. Bir hafta karanlık odada onlara yardım ettim.

Suyun içine bir kağıt atıyorsun, fotoğraf olarak çıkıyor. İlginç bir şeydi. Tam cezamın bitmesine doğru bana; ‘Hypo bitti’ dediler, ben de okulun duvarından atlayıp, bakkala gidip ‘hipo’ alıp geldim. Sonrasında karanlık odada filmlerin banyosu için gerekli kimyasalın içine döktüm. Kağıtları içine attıkça bir cızırtı geliyor. Ortamı da bir koku sarmaya başladı. Bana; ‘Bu ne lan’ diye sordular. Ben de bakkaldan aldığım hipo olduğunu söyleyince ikinci tokadı yedim.

 

İlk fotoğraf makinenizi ne zaman aldınız?

Sonrasında okulun kütüphanesinde fotoğrafla ilgili kitaplar okuyup araştırma yapmaya başladım. Sonrasında evin 1.5 metrekarelik alaturka tuvaletini, ‘karanlık oda’ya çevirdim. Babamın verdiği harçlıkları biriktirip, 1973 yılında ilk fotoğraf makinemi aldım. O zaman henüz 14 yaşındaydım. Çektiğim filmleri burada banyo edip, karta bastım. Annem arada yaşayıp yaşamadığımı kontrol etmeye gelirdi.

 

Karanlık odada ilginç anılarınız oldu mu?

Yine bir gün karanlık odada çalışıyorum. Saç baş karışmış. Tuvaleti karanlık odaya çevirirken, lavabonun üzerindeki aynayı çıkartmayı unutmuşum. İşlem yaparken, aynada bir anda kendimi görünce çok korktum. Kendi kendime çığlık attım. ‘Kim bu’ falan dedim. Perişan bir haldeki kendi görüntümden korktum. Annem de o esnada yanıma gelip, ‘Oğlum hakikaten de yaşıyormuş’ diye bana takıldı.

 

Peki fotoğrafta sizi cezbeden, çekici kılan şey ne?

Ben, o anı yakalamayı seviyorum. Fotoğrafta, ‘kritik an’ diye bir şey var. Ben de insanların o kritik anlarını yakalamaktan haz alıyorum. Aynı zamanda da doğuştan gelen görsel bir yeteneğim var. Diğer insanlardan daha farklı görüyorum. Fotoğraf benim için bir tutku, yaşam tarzı. Hayata tutunmamı sağlayan bir araç. İnsanın nefes alacağı bir hobisi olmalı, benim ki fotoğraf.

 

Fotoğrafla neyi yansıtmayı seviyorsunuz? Nedir sizin tarzınız?

Ben daha çok insanları fotoğraflamayı seviyorum. Kendi kafamdaki fotoğrafı hayata geçir mekten de keyif alıyorum. Buna ‘kurgusal fotoğraf’ diyorlar ama bu dijital manipülasyon değil. Özellikle son 6 yıldan bu yana ‘nü’ fotoğraflar üzerinde çalışıyorum. Adana ve Çek Cumhuriyeti’nde çalışıyorum ve şu anda 6 bine yakın fotoğraf karesi var elimde. Bu fotoğraflarımdan bazıları yurtdışında ödüller bile aldı.

 

Fotoğraf sizin için ne anlam ifade ediyor?

Ben fotoğrafı yapmak istediğim şeye ulaşmak için bir araç olarak görüyorum. Mesela üç boyutlu bir fotoğrafı nasıl yaparım ya da fotoğraf karesindeki o derinliği nasıl yakalarım diye düşünürüm. Fotoğraf benim için bir ifade biçimi. Geçmişte karanlık odada yaptığım manipülasyonları bugün dijital ortamda da yapabiliyorum. Bu da önemli bir avantaj. Fotoğraf makinesi benim için kafamdakileri yansıtabilme adına bir araç.

 

Siz, AFAD’ın da FOTOGRAFYA’nın da kurucularındansınız. Nasıl oldu bu iş?

Adana Fotoğraf Derneği’nin (AFAD) kurulması benim yüzümden gecikti. Çukurova Gazeteciler Cemiyeti, o dönem ‘Bölgelerarası Fotoğraf Yarışması’ düzenlerdi, ben de katılırdım bu yarışmaya. Dönemin Cemiyet Başkanı Erdoğan Varol, bize; ‘Siz fotoğrafçılar bir araya gelip bir dernek kurun’ önerisinde bulundu ve benim de derneğin kurucuları arasında yer almamı istedi. Ancak henüz 17 yaşında olduğum için 18 yaşına girmemi beklediler. Yıllarca yönetiminde görev aldım, 27 yıl sonra ara verdim biraz, sonra beni “Onur Üyesi” yaptılar.

Fotografya ise daha farklı; 1998 yılında kendi atölyemi açmak istedim, Reşatbey’de bir çatı katı kiraladım. Salonu galeri, terası kafe var olan bir odası da yaşam alanım idi. Adana’da bir vaha gibi kültür ortamı yaratıldı. Büyüdü büyüdü, şimdi kocaman bir dernek. Ben de derneğin Onursal başkanı olarak bir köşede duruyorum.

 

Sizin Türkiye’deki Fotoğraf Sanatının örgütlenmesine de katkılarınız var di mi ?

Evet, genç yaşta dernekle içi içe olunca kendiliğinden gelişiyor. Afad camiası sırasında Türkiye’deki derneklerin genel sekreterliği diyebileceğimiz FDÇK Fotoğraf Dernekleri Çalışma Kurulu’nun sekreterliğini yaptım. Federasyon kurulunca orada da görev aldım. Hatta en son genel kurulda 2017 – 2019 döneminde Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu yönetim kurulunda uluslararası ilişkilerden sorumlu başkan yardımcısı olarak görev yapacağım. İflah olamadım bir türlü.

 

Var mı unutamadığınız ilginç anılarınız?

Bir gün arkadaşlar tutturdular, Yörük fotoğrafı çekeceğiz diye. Atladık otobüse çıktık yola. 1980 dönemi. Dağ tepe dolaşıyoruz ama bir türlü Yörük bulamıyoruz. Dağın tepesi gibi bir yerde bir grup çadır bulduk. Çadırların önünde durduk. O dönem ‘Zenit’ marka fotoğraf makineleri üzerinde de bazukayı andıran objektifler takılı. Haliyle adamlar bizden korkup, bize silah doğrulttu. Ben o an, namlunun ucuna odaklanıp, yere çöktüm. Sonradan derdimizi anlattık. Fotoğraf makinelerimizi ‘Kalaşnikof’ sanmışlar. Sonradan olayı tatlıya bağladık.

 

Unutamadığımız bir fotoğraf karesi var mı?

Adana’da yine 1980’li yıllar ve biz pamuk tarlasında siyah-beyaz fotoğraf çalışması yapıyoruz. Sırtında çocuğu, önünde de topladığı pamukları koyduğu heybesi var. Yazın ortası ve kavurucu sıcak. Kadın, bir süre sonra heybesini açıp, içindeki pamukların içine henüz bebek olan çocuğunu koydu. Sonra da pamukları toplamaya devam etti. O fotoğraf karesi, UNESCO dahil birçok yerde ödül kazandı. Çok keyifli ve sevdiğim bir fotoğraf karesiydi o.

 

www.mymgzn.com/my13