Kırk yılda bir Türkçe canlı müzik dinlemeye gidiyorum, bunu hep Yaşar’a denk getiriyorum. Garip bir şekilde Türkiye’nin ruh haliyle Yaşar’ın ruh hali arasında bir paralellik kuruyorum. Sanki Türkiye umutsuzluğa kapılınca Yaşar’ın sahne performansı düşüyor, Türkiye’de bir parça kıpırdanma olunca Yaşar devleşiyor. Geçen hafta Alaçatı’da izlediğim Yaşar devleşen, oturduğu koltuktan programının son birkaç şarkısına kadar kalkmamasına rağmen bütün orkestrayı ve salonu idare eden bir ustaydı. Sesi albümlerindekinden bile daha gür, şarkıları daha bir coşkuluydu sanki. Öyle böyle eğlendirmedi, bir an bile yerimize oturmadık galiba.

Tahmin ettiğimden bile daha fazla şarkısını ezbere bildiğimi fark ettim; tamamen Kral TV yıllarında, rastgele taksi yolculuklarında, kimi gece kulüplerinde ya da dışarıdan geçen arabalardan duyarken oluşan bir bellek bu. Bir Türkiye hafızası diyemeyeceğim, zira Yaşar’ın şarkılarının Türkiye’nin politik dönemeçlerine film müziği olduğu söylenemez, sözlerinde böyle göndermeler de yok. Ama şarkıcının ülkenin ruh halini yansıtan bir tarafı var.

ÜÇ YIL ÖNCE ÜÇ YIL SONRA

Hep böyle değildi tabii. Birkaç sene önce Cumhurbaşkanlığı seçiminin olduğu gün İstanbul’a indiğimde Beyaz Türk sokağında matem vardı. Daha doğrusu birkaç saat içinde, sandıktan sonuçlar gelmeye başladıkça matem yaşanacaktı. Muhalif kesim yerleştirildiği konumun altını dolduramayacak bir yetersizin peşine takılmış, bütün ümitlerini ona bağlamıştı. Ben binlerce kilometre öteden ülkenin değişime hazır olmadığını, olsa bile bu değişimi onun sağlayamayacağını görmüştüm. Gittiğim seçim partisinde futbolcuların soyunma odası kapısında verdiklerine benzer yenilgi konuşmaları yapıldı. Neredeyse birkaç gün süren yas ilan edilmiş, yolun sonuna gelinmiş gibi bir ruh hali vardı. Belki uzaktan gelmenin umursamazlığı, belki alaycılığımla bu yasın parçası olmadım. Hatta dalga geçtim. Seçimin doğrudan benim de hayatımı etkileyen kısımları vardı halbuki. Yazdığım gazete kapandı örneğin. Ama kendi kontrolümde olmayan gelişmelerden dolayı yas ilan edecek, yazımı karartacak halde değildim. Boş verdim, o boş vermişliğimle kendimi bir anda Alaçatı’da Yaşar’ı dinlerken buldum.https://a6ccc7b71ec20f74d099df26be6a5bf0.safeframe.googlesyndication.com/safeframe/1-0-38/html/container.html

Üç sene önce Yaşar da boş vermiş gibiydi. Fizikken sahnedeydi ama kafası neredeydi bilinmez. Pek çok kişide gördüğüm ve değmez diye adlandıracağım bir haldeydi sanki. Görevi eğlendirmekti, elbette bunun farkındaydı. Ama eğlendirmek için özel çaba sarf etmiyor, sadece saatleri dolduruyordu sanki. Biz izleyiciler de sanki zorla eğleniyormuşuz, orada mecburen gelmişiz, bir şeyleri unutmak için gitmiş gibiydik. En çok da sahnedeki adam kendisini bırakmıştı. Etrafında kaos olsa da bulaşmaya hiç niyetli değil, kendi bildiğini, kendi istediği şekilde yapıp yoluna devam ediyor görüntüsü vermişti. Hiç kimseye kendini kanıtlamak zorunda hissetmiyordu, ama pes etmiş de değildi.

Onun bu hali bana iyi gelmişti. Hiç kimseye hesap vermeden, toplu koroya katılmadan, olan biteni bekleyerek, ama kendi değerinin de farkında yola devam etme niyetindeydi sanki. Bu sürede de ne olursa olsun, kendisini etkilemesine izin vermeyecekti. O zaman da yazıp anlatmaya çalışmıştım, ama Yaşar’ı üç sene arayla izledikten sonra bir kez daha tekrar etme gereğini düşündüm.

https://www.haberturk.com/yazarlar/oray-egin/3181582-sevda-cok-yakinda-sinemalarda