AYFER FERİHA NUJEN

Neredeyse yılın en güzel olayı. Pek çok yazar, şair bu küçük şehrin büyük festivalinde öğrencilerle buluştu. Bayram yeri görmüş, bir luna parka ilk kez gitmiş çocuklar gibi sevindik, iyi bir şairin ne kadar yaratıcı olduğunu da, yaratıcılığı öğretebildiğini ve böylece “okul” denen kurumun bu vesileyle hâlâ gidilecek bir yer olduğunu da gördük

Şiiri her zaman diğer bütün türlerden üstün tutmanın pek çok sebebi var. Bunlardan biri -hayatımı ona borçlu olduğum gerçeğini saymazsak eğer- elbette ki yazının icadını zorunlu hale getirmiş olmasıdır. Böylece sözcüklerin söylendikten sonra buharlaşmasına, unutulmasına engeller yaratmayı başarmış olmasıdır.

İnsanoğlu şiire çok şey borçludur, çünkü şiir yazının icadını dolaylı ya da dolaysız yollardan zorunlu kıldığında yasalar oluşmuştur, insanlığın haysiyeti ve itibarı ve istikbali için de bir savunma olarak. Yalnızca şiir söz konusu olsa, o ne müthiş infilaktır ki, şiir hakkında bir tek şeyi bin türlü, bir milyon türlü bıkmadan, usanmadan ifade edebilirim. Çünkü şiir bir yaratım sürecidir, yaratılmışların içinde eksik kalmış olanı tamamlama sanatıdır da aynı zamanda. Kimi şairler biraz da bu yüzden okurun nevrini alengirli bir biçimde işletmesini, sürekli bir devinimle gördüklerini, duyduklarını başka biçimlerde de algılamalarına olanak tanırlar. Şiir sembolleri dil ile başka başka biçimlerde ifade etmenin dışında sadece soyutlukta zirveye çıkan bir tür değildir. Sembolleri eyleme, ete kemiğe de çevirebilen bir türdür. Can vermek gibi değil belki ama onu hayatta tutacak girişimlerde bulunma cesaretidir. Şiir diğer bütün metinleri başlatan olmuştur hep bu yüzden. O ilk satır, ilk cümle, ilk dize. Birden parlak bir fikir, içeriye dönerek açılan bir girdap gibi. Bu yüzden pek çok düz metni överken –ben kötü eleştiriler yapamam iyi işlerde kusur aramam çünkü- o metinleri nasıl sevdiğimizi dile getirirken bile “şairane” lafzını kullanırız pek çoğumuz ve şiir bunu hep hak eder. Hiçbir şey şiir kadar akıcı, sesli, anlamlı ve paramparça olduğu halde insana bir bütünmüş gibi gelmez. Çünkü o ilk dizede ayağa kalkmayan his, parıldamayan fikir insana yürüyecek yolu göstermez. Bazı şairleri şair, bazı şiirleri şiir yapan da bu değil midir? Bu şairlerden biri sadece bir şair, bir edebiyat işçisi değil, aynı zamanda mesleğinin kaderine de büyük ölçüde yön verebilmiş bir öğretmen: Ercan Yılmaz.

Öğretmenlik görevini sürdürdüğü Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi’nde her yıl organize ettiği bu festivalle bizlere yalnızca bir şairin ne kadar yaratıcı ya da bir öğretmenin ne kadar kabiliyetli olduğunu göstermedi. Edebiyat eserlerinin ve roman kahramanlarının nasıl ölümsüzleştiklerini de edebiyatın kapsadığı diğer türde tasarım, tiyatro, müzik, resim gibi sanat dalarlıyla da bir araya getirerek gösterdi.

Son yılların en güzel olayı diyebileceğimiz bu kadar eğitici, yaratıcı, insanı sevindiren bir etkinliğin karşılaştığı eleştirilerse düpedüz sanat, edebiyat düşmanlığı yanı sıra bilimde olduğu gibi edebiyatta deneyselliğin bir aşama kaydettiğine öfkelenenlerinin habisliğinden başka bir şey değil doğrusu. Belki de Tanrı, parlak bir fikri yok diye hınç insanlarına hasetten yapılmış vakitler vermiştir, her şeyi eleştirsinler diye. Cemil Meriç adını taşıyan bir lisede gerçekleşen bu edebiyat dolu etkinliği eleştirirken Balzac çevirmiş bir fikir adamı olan Cemil Meriç’i batıyı eleştiren biri değil de batıya düşman biri gibi aktarma, tanıtma gafletlerindense hiç söz etmiyorum bu güzelliği gölgelememek için. Güzel işlere, genç insanlara, hevese, sanata bu kadar düşman olmasak keşke… Güzelde kusur arayanların gözlerinde kusur olduğunu biliyoruz tabii o ayrı.

Dışarıdaki dünyanın sesini duyduğumdan beridir, Cemil Meriç gibi düşünürüm ben de bu yüzden: “İnsanlar kıyıcıydı, kitaplara sığındım.” Biraz da bu yüzden yazan birinden çok yazıda var olmuş biri olmak isterdim, bir roman kahramanı gibi. Ölmedikleri gibi dirilebildikleri için de sık sık. Birçok insanın hayali olmuştur, okuduğu kitaplardaki karakterlerden biri olmak ya da onlardan biriyle tanışmak onu yazanlardan çok. Ben de böyle hayalleri olan çocuklardandım mesela. Öyle severdim ki kitapların içinde dolaşmayı ortaokulun ilk günleri bunu fark eden kurnaz sıra arkadaşım haftalığım karşılığında bana güya Dostoyevski‘den mektuplar getirirdi. Meğerse Suç ve Ceza’yı kopyalıyormuş. Sıra arkadaşım bu işi hiç bırakmadı tabii korsan yayıncılık yapmaktan yargılandı bir süre önce ama beni ölümü ne kadar hak etse de tefeci ev sahibini öldüren Raskolnikov‘a adaleti ve sorgulamayı öğreten Dostoyevski ile tanıştırmıştı böylelikle. En iyi şeyleri bile en kötü biçimde öğrendiğimiz bu ülkede bir öğretmen şair Ercan Yılmaz, bugün felaketlerinin hızına yetişemediğimiz bugünlerde bize nefes aldırdı.

https://t24.com.tr/yazarlar/ayfer-feriha-nujen/roman-kahramanlari-na-sonsuz-hayat-veren-bir-ogretmen-sair-ercan-yilmaz,33598