Sanki gözkapaklarında deklanşör vardı… Hayatın Karelerini Avlardı – Kudret Sönmez

Doğarken de elinde fotoğraf makinesi var mıydı, diye düşünmeden edemiyor insan… İşaret parmağı deklanşöre yapışmış, resmedilebilir bir Mesut Eray figürü tanıdık ve sevdik geçmişte. Onu, fotoğraf makinesi ve şarkılarını duyurduğu mikrofonundan ayırmak pek mümkün değil gibi görünüyordu. Dokunduğu her nesneyle hemen kaynaşabiliyordu.

Elli yılı aşkın süre boyunca, yaşadığı ve dolaştığı her atmosferi fotoğraflayan, hatta bir anlamda resmeden sanatçımız, dolu dolu bir geçmişe ve yüreğe sahipti. Paylaşımcılığını, uğrak yeri olan her yere serpen Eray, en yetkin ve verimli dönemlerinde aramızda yaşadı. Hayatın içinden damıttığı deneyimlerini, en çok da sevdalısı olduğu Çukurova topraklarında paylaştı.

Özellikle 70’li yıllarda kendisine aralanan ulusal şöhret kapısını, Adana ve aile tutkusuyla kapattı Mesut Abi. Sırtını döndüğü İstanbul, hiç de pişmanlık vermeyen bir anı zenginliğiydi onun için.

Hayatının kısa bir kesitini Almanya’da, oldukça sıcak geçen birkaç yılını da Arap ülkelerinde değerlendirdi. Ruhu, sanatla hayata aracılık yapan mekânlar arasında dolaştı durdu gurbette… Yanı sıra, yazdığı şiirlerle, yaptığı bestelerle daha da renklendirdi dünyamızı.

Tüm bu güzelliklerin övgüleri dışında, eline ne geçti derseniz dostumuzun; sanırım maddi avuçlama olmadı pek. Sadece yüreklerine dokunabilmişti sevenlerinin. Tutmuş, tutulmuş; bir daha bırakmamış, bırakılmamıştı: Sanat dostları onun bağrında; o da sanat dostlarının kalplerinde her vakit sıcak duran bir aydınlık oldu.

“Gençliğin Fotoğrafçısı” sloganıyla kapısını açtığı stüdyosunda her an pozitif enerji veren bir yüzle karşılaşabilirdiniz. Dostlukla titreşen gözleri, içtenlikle yayılan dudaklarıyla sizi mekânına buyur eden Eray, kaybettiğinizi sandığınız gençliğinizi ya da çocukluğunuzu o anda size geri verecekmiş gibi davranırdı. Veya siz o duyguya kaptırıverirdiniz kendinizi.

Stüdyosunun duvarlarında, sürekli yer ve konu değiştiren fotoğraflar ve nostaljik fotoğraf makineleri, sanatçımızın sanatsal birikimlerini bizlere yansıtan en etkin göstergeydi sanırım.

Aslına bakarsanız, Rahmetli Mesut Eray’ı anlatırken hangi yönüne bakacağını bilemiyor insan. Varsıl yürekli eski bir sanat dostunu satırlara dökmekteyiz şu an. Ama eminim ki, onun yüreğinden de dökülecek pek çok şey daha vardı. Gizemli tutkular yüreğini kavurup duruyordu belki de!

Yüreğir’in çocuğuyum diyordu Mesut Eray, bu dünyayı terk etmeden önce. Ve kent yöneticilerine seslenmek istiyordu, defalarca haykırırcasına seslendi de yaşarken ; “Yıllarca fotoğraf çektim. Milyonlarca kez dokundum deklanşöre. Binlercesi sanatsal ve belgesel olmak üzere, on binlerce kareyi arşivledim. Dört yüz dolayında makine var elimde. Bazıları antika değeri taşıyor. 1928 yılında imal edilmişler bile var ve hepsi de parmak izlerimi taşıyor. Şimdi bunları bağışlamak istiyorum. Adımı taşıyan bir müze kurulsun isterim. Artık bir sanat müzesini hak ettim sanırım.”

Hayata bir şeyler verdiğimizde, öncelikle bunun manevi karşılığını almak isteriz. Bölüşmek isteriz, ürettiklerimizi ve adımızı. Mesut Abi de bunu demeye çalışıyordu işte; yüreğini verdiği Yüreğir’den adına ve birikimlerine sahip çıkılması için çırpınıyordu…

Unutulmamayı istiyordu, sanat için savrulan her insan gibi. Ve bir kafes istiyordu; avladığı karelerle, avlanmayı yaptığı malzemelere.

Ama olmadı be Mesut Abi! Sen aniden ve erken gittin; müzen Yüreğir’de yetim kaldı.