
Her çocuk gibi benim de kahramanlarım vardı. Kırklı yaşlarımın başını tecrübe ettiğim bugünlerde, dönüp baktığımda görüyorum ki, hâlâ kahramanlarım onlar: Mustafa Kemal Atatürk, Nâzım Hikmet ve Yahya Kemal Beyatlı.
Yaş aldım, kahramanlarımı rafa kaldırmadım. Onlarla büyümeye devam ettim…
Kimisiyle memleket kurmayı, kimisiyle kelimelerin içinde ağır ağır yürümeyi, kimisiyle de bir kelimenin bazen bir akşam vakti kadar ağır olabileceğini öğrendim. Yaş ilerledi, kahramanlık anlayışı değişti belki ama liste pek değişmedi; sadece hayranlık biraz daha bilinçli, biraz daha sessiz oldu.
![]()
Beyaz kâğıt, siyah keçeli kalem, el yazısı ve Mustafa Kemal
Mustafa Kemal’le ilgili yayımlanan ne varsa okumaya çalışırdım. Sanki bir gün gizli bir madalya verilecekmişçesine.
Küçücük “kütüphane” rafımda Atatürk’e ayrılmış özel bir bölüm vardı. Beyaz bir kâğıt, siyah keçeli kalem ve son derece ciddi bir el yazısı… Atatürk kitapları bu raftaydı.
Hem kendime “bak ne kadar çok okudun” demek için, hem de yolu düşen olursa —ki pek düşmezdi— hafif bir hava atmak için… Bugün düşününce anlıyorum ki o raf düzeni merakın, hayranlığın, biraz da çocukluğun masum gösteriş merakının eseriydi.
Çocukluğuma yazınız lütfen…
Şeffaf dosyalara sığdırdığım Nâzım Hikmet
Nâzım Hikmet benim için sadece bir şairden ibaret değildi. Zamanla kurduğum bir ilişkiydi. Gazetelerde, dergilerde, eklerde adına rastladığımda yazıları keserdim itinayla. Hızlıca değil, itinayla şeffaf dosyalara yerleştirir, tarihlerine, bağlamına dikkat ederdim. Sonra dosyayı kapatır, yerine kaldırırdım.
Bu yüzden aynı gibi görünen o anlar, aslında beni biraz daha derine çağırır; ritüel dediğimiz şey de tam burada, zamanın içinden geçip kendime yeniden varma hâline dönüşür.
Nota kağıtlarımdaki o büyük isim
Yahya Kemal’i, Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatan kitapların satırlarında, akşam masalarında takdirle anılan bir isim ve Münir Nurettin Selçuk’un sesinde ağır ağır akan şarkılarda tanıdım.
