Yüreği Yalım Bir Adanalı – Kudret Sönmez

Sadece filmleriyle kalmadım, birebir karşılaşmalarım sayesinde de yakından görme olanağı buldum onu.

Üstü açık, beyaz bir İmpala’ydı galiba…  Özel Çukurova Koleji’nin bahçesine geldi, o arabayla. Hiç yitirmediği sinema heyecanıyla otomobilden indi. Üzerindeki kot pantolon, ona sıradan bir insan havası veriyordu. Enerjik, alçakgönüllü ve karizmatik tavırlara bürünmüş bu zayıf, esmer adamın keskin yüzünü görebilmek için, o çocuk başımı epey yukarılara kaldırmak durumunda kalmıştım. Kral hızla geçip gitti yanımdan. Sanırım çocukluğumu göremedi. O sevecen bakışlarım, bir an yarım ve yalnız kaldı. Herhalde hayranlığım da yarımlandı o an; tam bilemiyorum!

Yetmişli yılların ilk demi tütmeye başlamıştı. Oyunlar oynayıp dururduk o sıralar. Diğer oyunlar kirli yüzünü göstermeye başlamamıştı daha. Sarı sıcağın henüz bizlere zarar veremediği bir yaz mevsimi özgürlüğündeydik. Yılmaz Güney, hem yazıp hem yönettiği, hem de başrolünü üstlendiği

“Umut” adlı başyapıtının bir sahnesinin çekimleri için gelmişti oraya. Film seti için mekânı, Güney’in Erkek Lisesi’nden arkadaşı, aynı zamanda Çukurova Koleji öğretmenlerinden Yavuz Pağda sağlamıştı. Kolej’in sınıflarından birisi, yanlış hatırlamıyorsam, karakol sahnesi olarak düzenlenmişti.

Hiçbir zaman bir star gibi davranmayan Çirkin Kral, bahçeden, Kolej’in terasına çıkan tahta merdivenleri dev ve hızlı adımlarla geçti. Orada bekleyen Yavuz Amca’ya sarıldı, öptü. Hemen yanında duran birkaç kişiden birisi olan babamın da elini sıcak bir tavırla sıktıktan sonra, sınıf kapısına yönelip gözden kayboldu.

Yine o yazdı sanırım. Yılmaz Güney’i, amcam Ahmet Sönmez’in işletmeciliğini yaptığı Yazlık Renk Sineması’nda, Ağıt adlı filminin galasında görmüştüm. Beyaz bir takım elbise giymişti. Kravat takmamıştı. Kendisini kapıda karşılayan amcamla tokalaştı ve yanaklarından öptü. “Ahh!” diye, içimden geçirdim o an; “Amcam ne şanslı. Bir yıldıza dokundu!” Bilemezdim, o zamanlar film işletmeciliği de yapan amcamla Yılmaz Güney’in yeni bir film üzerinde anlaşmaya çalıştıklarını. Bu dostluk, Ahmet amcam için sıradan ve yalnızca ticariydi.

Sonra, mikrofonda seyirciyle konuşurken duyduğum ses rengini ona hiç yakıştıramamıştım. Bizler, o zamanlardan alışmıştık, dublaj ustası Abdurrahman Palay’ın, birçok erkek yıldıza olduğu gibi, Yılmaz Güney’in müthiş oyunculuğuna da ses vermesine. Aktörün gerçek sesi, çok farklı duygular uyandırmıştı bende. Gürleyen bir ton beklerken, naif ve düz bir renk… Hayal kırıklığı yaratmıştı kısa pantolonlu ruhumda.

Umut, Umutsuzlar, Pire Nuri, En Kralına Tek Kurşun, Acı, Ağıt, Vurguncular… Çirkin Kral… Ve Yılmaz Güney!..

Ziyapaşa Bulvarı, İstasyon dolayları, Çınarlı Mahallesi… Sık sık memleketi Adana’ya gelen bir Kral. Bir yıldız. Bir sinema dahisi. Bir set emekçisi. Oyuncu, yönetmen, senarist, yapımcı. Radikal bir kişilik.

Çirkin Kral sadece sinemasıyla anımsanmalı bence. Ve asla varlığının özel boyutlarıyla yargılanmamalı. Ancak o zaman kral bir imparator olabilir, kanımca!

Eğer sanatın özgün evrenselliği üzerinde gezinirsek, Yılmaz Güney’e, sınırsız zeminlerde doğru değer biçmeliyiz.

Sokaktaki adamı beyaz perdeye taşıdı Güney. Sinema karakterlerini belli bir kalıptan çıkarttı. Yeşilçam yapıtlarında başrol alabilmek için mutlaka “çok yakışıklı” ya da “güzel” olma kuralını yıktı. Bu bağlamda, Cüneyt Arkın ya da Ayhan Işık gibi zamanın starlarına ciddi rakip oldu. Gişe hasılatlarıyla, “salon” filmlerini geride bıraktı.  Film repliklerine derinlik getirdi. Edebiyat tadındaki cümleleriyle senaryo diyaloglarını başka bir boyuta taşıdı. Ayrıca çekimler sırasında filmin senaryosunu yazarak spontane gelişmelerle kalitenin yakalanabileceğini kanıtladı.

Belki kaprisliydi. Belki marjinal tavırları vardı. Belki de Doğu ve Batı kültürü arasında bir sentez arayışının sancısını yaşıyordu.

Türk Sineması’nda, temel taşların belirlenip kayda geçmesine öylesine ihtiyacımız var ki. Bu konuda benim favorim sadece Yılmaz Güney diyemem, yani diğer Yeşilçam emekçilerine haksızlık edemem.

Ama şunu derim:

Deliyle dahi arasında gidip gelen yüreği yalım bir Adanalı… Adı, hak ettiği sayfalarda korunmalı.

( Yalım: yanan ve ışık veren şeylerin türlü biçimlerde uzanan dili, alev.)