Ayfer Feriha Nujen

Bir şair daha dünyayı teğet geçen bir yıldız gibi çıkıp gitti dünyadan. Şair Salih Bolat. Hiçbir sıradan böyle sonsuz bir hayata kavuşamaz. Çünkü kimse bir şair gibi geçmiyor yeryüzünden. Sözlerini seslere kazıyarak…


Şair Enver Ercan, doğum gününden bir gün sonra öldüğünde kalbim içimde şişip kalmıştı. Solmuştu “Türkçenin Dudakları…” Üzülmüştüm tabii. “Beni bir daha telefonlarda bölmeden uzun uzun kim dinleyecek? Yoksa sıra bana mı geliyor?” diye. Bir hiç kimseydim kendimce -hep de öyle kalmak istiyorum- öyle pıtır pıtır şiirler yazardım, onlara şiir denirse. Çok mu müthiş, çok mu iyi bir adamdı Enver Ercan? Bilmem. Bir “kardeşim” derdi ki, o bana yeterdi. O beş para etmez şiirlerime bakıp “sen iyi şairsin” dediğinde -ben şüpheden uzak bir gün bile geçirmedim- gençtim, akranlarım gibi değildim, yalnızdım, yapayalnız diye, gönlümü yapıyor zannettiğim için belki de, iyi insandı işte. Şairler birbirlerini sevmezler. Hiçbir şair hiçbir şairi benim sevdiğim gibi sevemez zaten. Hakkında hâlâ hoş konuşmayanlarla karşılaşırım ve “boş konuşuyorlar” deyip sırtımı dönerim. Çünkü bu böyledir, bilirsiniz, “Ali’nin Veli hakkında söyledikleri, Veli’den ziyade Ali hakkında fikir verir.” İçimizde yaban otları da var yani. Onlarsız da olmaz diye çünkü. O çirkinlikle yan yana geleceğiz ki, güzelliğimiz çıksın ortaya. Çünkü bir daha konuşamayacak bir insanın arkasından konuşanlar içlerindeki hapis insanı ortaya çıkarırlar. Ölü ya da diri fark etmez, birbirilerinin ardından kötü konuşanlardan hoşlanmıyorum. O ihtiyar bir bedende neşeli bir delikanlıydı, ben daha genç bir bedende yaşlı bir kadın. Biz bu yüzden iyi anlaşıyorduk sanırım. İkimiz de çok kötü günlerden geçiyorduk. Biz de kötüydük, günler de kötüydü. Hastaneler… Hastaneler işte. Ben daha kapının ağzında toy çocuk, o daha evvelden iki kere geçmişti bile yeryüzünden… Şimdi ikimiz de başka dünyalardayız. Ama yaşayan ben değilim, o. 

Bir şair daha dünyayı teğet geçen bir yıl gibi çıkıp gitti dünyadan. Şair Salih Bolat. Hiçbir sıradan böyle sonsuz bir hayata kavuşamaz. Çünkü kimse bir şair gibi geçmiyor yeryüzünden. Sözlerini seslere kazıyarak… Birden gözden kaybolduğunda, terk ettiği yere şiirini sonsuza kadar canlı ve konuşan bir resim gibi bırakarak. Dünya deyince, karalar ayrılıyor bende, kayalar ellerimde ufalanıyor sanki. Ölüm işte böyle bir şey, bunu niye kimse idrak etmiyor? Ben bunu henüz dünyaya fırlatılmış bir şey olmadan evvel ölmüş şairlerde de hissederim. En çok şiiri sevdiğim için galiba. Bilmiyorum. Yüreğim ağzımda atar, her gün bir başka şair gönlü kırık geçip gidecek diye bu dünyadan. Hani demiş ya Nietzsche, “Tanrı öldü”. Bu onun bir zamanlar yaşadığı gerçeğini değiştirir mi? Bu dediğimi ancak gönlü bir kez olsun kırılmışlar anlar. Her şey iyileşir, yalnız o kırıklık derinleştikçe derinleşir, öyle de kalır. Bunu bilmeyen şiirin, şairin kıymetini bilse ne olur, bilmese…

Şiir sahipsizmiş gibi yağmaya açılınca, şiiri canı gibi seven bir divane ne hissederse bir şair ölünce ben de öyle hissediyorum. “İnsanı nasıl bırakıyorlar toprağa?” diye düşündüğümde, “Ölünce görürüsün” diyorum kendime. Biraz da bu yüzden her şairin ölümünde, ben kendi ölümümü görüyorum. Her şairin cenazesine, kendi cenazeme gider gibi sessizce gidiyorum. Dil bir bayrak mıdır? Bu konuda pek düşünen biri değilim. Belki de bayraklarla hiç barışamadığım içindir. Şairin bayrağı olmaz zaten şiiri olur ve ölümü. Önce ölümü gerçekleştirir kendini, bilahare şiiri gelir arkasından. İnsan nereye ait olduğunu bilemeyince bir bayrağı da olmuyor tabii. Dil derdi ifade etmek içindir, bayrak değil. Buna inanırım pek çok şair gibi. Bu derdi ifade etmede bayrak söz konusu olacaksa o şairin kendisidir. Şairin bayrağı da yurdu da dilidir. Çünkü şair bu dünyadan çıkıp gidince dil sıradanın ve köleliği benimsemişlerin kullanabileceği bir şey değildir. Dilden hem bıçak hem ilaç yapamaz bir şairden başka hiç kimse. Şiir bir başkaldırıdır, yüzüne pek kimseler bakmasa bile. Pek az şair toplumda görünür, henüz hayattayken bilinir olmuştur. Şairler daha çok öldükleri gün ünlenirler. Ölüm onları mimledikten sonra… Kendi aramızda, kendi evimizde, yazan arkadaşlar arasında bilindiğimiz gibi bilinmeyiz aslında. Bir şair hayattayken çoğu zaman en yakınları bile bilmez şiir yazdığını. Bilenler de pek umursamaz bunu doğrusu. Eğer şair şiirinden kazanmıyorsa… Oysa en çok saygıyı şiir hak eder. Şiir dilin avlusudur. Şiir olmasaydı belki yazı vücut bile bulamayacaktı. Dedim ya, küçük bir kalabalığız kendi aramızda. Bazılarımızın ölümünden haberi bile olmuyor kimsenin, oysa şiirleri dilden dile kulaktan kulağa. Nasılsa şiir, şairi hayattayken de bedava. Salih Bolat’ın Gazete Duvar’da yayımlanmış son yazılarından biri olan “İsmet Özel, Gabriela Mistral Nişanını geri ver!” https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2020/02/16/ismet-ozel-gabriela-mistral-nisanini-geri-ver

Henüz Salih Bolat’ı tanımayanlar için önemli bir geç tanışma metni olabilir. Şiirlerini bu yazıdan sonra okumak şairi daha yakından tanımaya yardımcı olacak. Ama artık elini sıkmak, yüzüne bakmak, sesini duymak isteyenler şaire ulaşamayacaklar. Şair öldü. Ve bir zamanlar yaşamış olduğu gerçeğini hiçbir şey değiştiremeyecek. Şiirini de…

Bir şair hakkında bir metin kaleme alınınca şair hayattaysa ne mutlu o metni kaleme alana, ne mutlu o metne muhteva olmuş şaire. Oysa o şair artık ölümün koynunda bir şairse, bu o metni kaleme alanın bahtsızlığı olur, o metne muhteva olmuş şairin de. Geç fark etmiş, geç fark edilmiş olduğu için değil, bu bir yetişmek meselesi. Çok iyi yetişmiş bir dilbilimci bile zamanında yetişemiyor hiçbir şiire, hiçbir şaire. Ancak ölüm bir zorunluluk gibi dayattığında o şiiri, o şairi o metni yazan da, o metnin kendisi de ölümün bir paçası oluyor, yas günleri geçip gidene kadar…

Bugün ben de bu bahtsızlığı tadanlardanım. Artık geç kalmaya sanırım ben de alışmalıyım. Şair Salih Bolat, tedavi gördüğü hastanede kapadı gözlerini dünyaya. Koronavirüs süresince hiçbir sayıdan emin olamadık sanırım. Çünkü sayılar matematikten korkan bir halkı ilk kez haklı çıkardılar, her sayı bir toplu mezarı temsil etmeye başladığı için. Bir rakam bir rakam daha artınca ölüm giderek bize yaklaşıyor zannettiğimiz için belki de. İstatistiklerde en korkunç sayılar ölümü gösterenler sayılar olabilir. Bu konularda bazı sayılar şok etkisi bile yaratabilir. Salih Bolat bir şair, o tabloda bir sayı değişti diye geçip gitti bu diyardan. Sıradan bir insanın ölümüne de üzülürdüm mutlaka, ama bir şair daima sırlamayı bozan bir sıradan olmuştur. İlk defa bugün Büyükada’ya giderken “vapuru kaçıracağım” diye geçirmeyecek sanırım içinden. Bir tahta kutu içinde kaygısız, tasasız denizi geçecek eller üstünde alın taşından bir dize: dünyanın en güzel şiiri, başın sağ olsun!

https://t24.com.tr/yazarlar/ayfer-feriha-nujen/alin-tasindan-bir-dize-dunyanin-en-guzel-siiri-basin-sag-olsun,34230