Reşat Bey Mahallesi’nde iki katlı bir ev. İki kokuyla hatıralarımda; yasemin- dibini çekip balını yerdik- bir de portakal çiçekleri. Arka bahçede, köşede dedemin horoz ve tavuklarına bir kümes. Akif Amca’mın o kümesten yumurta alıp çiğ çiğ yuttuğunu hatırlıyorum. İki gözüm hayretle büyüyor. Evin en küçük oğlu. Bisikletini çok fiyakalı park ediyor ve dediklerine göre çok güzel pinpon oynuyor. 

Dedemler yukardaki evde yaşardı. Evin içi insan sesi, hep bir hareket. Kedi de vardı. Mestan. Evin kedisi değil; ordan burdan yemek yemeye gelen Mestanlar. 

Nenemin odasını çok severdim; ceviz başlıklı iki kişilik bir yatak, kalın kapağı gıcırtıyla açılan, Hacı Şakir kokulu kocaman ceviz bir dolap. İçinde sırınmış kırmızı, mavi, ördek başı yeşili, sarı yorganlar…. Kareler, beşgenler, çiçekler; eh artık Allah ustasının hayaline ne vermişse! Bir de halalarımın odasına bayılırdım- girişte solda- çünkü Almanya’da yüksek lisans gören Yücel Amca’mın getirdiği incik boncuk, makyaj malzemeleri biz; yerden bitme, kimi sapsarı, kimi gön karası kız torunların kullanımına sonuna dek açıktı. Pembenin, mavinin, morun ve yeşilin her tonu, heyecan uyandıran tozlar. Yazın, cibinlikler kurulur; Nakiye, ben, Nebiye, Gül, Müzü doluşurduk içine. Afetimiz küçüktü o zamanlar; sonradan gelecekler – Mustafa, Yücel, Zekeriya, Mehmet, küçük ama profesör Abdullah, Zeliş, Deniz ve Bilge daha doğmamıştı. 

Yemek odasında büyük bir masa vardı; hep birlikte oturur yemek yerdik; nenemin tatarı- bol sarmısaklı, yoğurtlu- patlıcan dolması ve çiğ köftesi- hatta çi-köftesi- çok meşhurdu. Patatesi incecik kızartır, üstüne ekşili -yöresel ağızla eşkili- sarmısağı bol maydanozla servis ederdi. O nasıl tadı damakta kalan bir lezzettir! Yok eğer kahvaltıysa, soğanla kavrulmuş ıspanaklı yumurta, bi de ilişkin. Ha, bu ne mi? Sucuk. Eskiler sucuğa ilişkin der. Bu kalabalığı zevkle ne ile doyuracaksın? O odada bir merdiven hatırlıyorum. Tavandaki pencereye dayanır, bazen amcalar merdivene tırmanıp benim hiç görmediğim dama çıkar, ben korktuğumdan – hayret, ben cesur kız- bir kıyıdan görünen korukları seyretmekle yetinirim. 

Bayramlarda güzel sofralar kurulur. Yenilir, içilir. Dedemin yeğeni Karakaş Necmi Amca’nın gelmesini heyecanla, gözüm kapıda beklerim. Bir görseniz; kapkara, gür kaşları var!  Gelse de gülsek! 

Benim dedem, herkesle konuşan, tanıştığı herkesle mutlaka bir tanıdıklık, bir akrabalık bulmaya çalışan biriydi. Kimlerdensiniz diye bir başlar; Allahhh, mutlaka bir ortak tanış bulur. Dedem vefat edince kabristandan çıkarken Karakaş Necmi Amca babamın koluna girip, ‘bak hele Tahir, dayım şimdi yanındaki kabirde yatanlara ‘kimlerdensiniz?’ demiştir bile demiş. Herhalde defnedildikten sonra insanları evlerine gülerek gönderen nadir insanlardandır rahmetli dedem. Bulunmaz güzellikte bir veda! Oğullarıma vasiyet ettim; benim için de böyle desinler. Yalan mı? Metrosundan, otobüsüne, Prag’daki parkından Deresdenli Döne’ye ….

Nenemle dedemi hep çok güzel hatıralarla hatırlıyorum. Birbirlerini çok severlerdi. Dedem neneme ‘Hocanın Kızı’ derdi. Evlendikleri günü anlatmıştı bana nenem. Ayrı odalarda nikah kıyılmış diye hatırlıyorum. Odada dedem nenemin duvağını açmış, yüzünü kaldırıp;

“hoş geldin hayat arkadaşım” demiş. Nenem, dedemin mavi gözlerini görünce o ân aşık olmuş. 1928- 29 filan. Çoğu Adana erkeğinin ‘ayağıma bas’ deyip kadının suratına tokat attığı yıllar. Benim dedem, Terliksiz Köyü’nden çıkıp İlmiyeli bir müderrisin, İncirlizâde Hacı Hüseyin Efendi ve Siddika Hanım’ın kızıyla evleniyor. 

“Hoş geldin hayat arkadaşım.”

Sonrası eğitim aşığı iki insanın yetiştirdiği pırıl pırıl evlatlar. Bu mutlu yuvanın bize kalan en önemli değer olduğunu hissederek, mutlulukla, şükürle…