Babam Afganistan’a, Malraux Çin’e gittiği yaşta olacak, ben bugünkü yaşımda olacağım. İki genç adamın konuşmalarını dinleyeceğim.

İnsanları ve toplumları hayat içinde tanıyamazsınız. Kendilerini gizlerler. Onların varlığını oluşturan en önemli özellikleri gizemli bir karanlığın içinde görünmez olarak kalır.

Bu anlamda yaşam, gerçeğin tümünü görmemize engel olan bir sahtelik taşır içinde. 

En yakın olduğunuz insanın bile bütün düşüncelerini, arzularını, hayallerini, unutulmuş anılarını bilemezsiniz. Yaşadığınız toplumun derinliklerinde ya da zirvelerinde neler bulunduğunu öğrenemezsiniz.

Bütün bunları size edebiyat anlatır.

Edebiyat, hayattan daha gerçektir. Çünkü yaşamın sakladığı bütün sırları edebiyat açığa çıkarır.

Fransız edebiyatı, insanın ve toplumun sırlarını çözen büyük yazarlar açısından çok zengin bir edebiyat. André Malraux da bu görkemli zincirin parlak halkalarından biri.

Malraux’nun adını taşıyan bir ödülü kazandığınızı bir hapishane hücresinde öğrendiyseniz, elbette elinizi uzatıp onun kitaplarından birini çekeceğiniz bir kütüphane bulamazsınız yanınızda.

Ama Malraux öyle güçlü bir yazar ki onlarca yıl önce okuduğunuz kitaplardan pasajlar hatırlayabiliyorsunuz. 

İnsanın eğitilmiş, uygarlaştırılmış düşünceleriyle, eğitilemeyen, ilkel duyguları arasındaki çatışmaları, gizlenmeye çalışılan bu yaralayıcı çelişkiyi çarpıcı biçimde ortaya çıkardığı diyaloglar ve sahneler hâlâ aklımda.

Toplumun içindeki karmaşayı, çöküşü, umudu anlattığı sahneler de hâlâ hafızamda duruyor.

Malraux, diğer birçok yazardan farklı olarak toplum içindeki çarpıklıkların yol açtığı acılara bizzat müdahale etme ihtiyacı duymuş, kendi hayatını başkaları için defalarca tehlikeye atmış bir yazar. Cesareti ve fedakârlığı ortak bir takdiri, edebiyatçılığı ise hiç tükenmeyecek bir hayranlığı hak ediyor bence.

Birçok edebiyatçı gibi benim de gençliğimde Malraux’dan kalma derin izler bulunuyor.

Yazının devamını okumak için tıklayın