David Byrne, “Müziğin gücü evrenselliğinde”

David Byrne

Emrah Kolukısa

Dünyaca ünlü müzisyen David Byrne’ün kaleme aldığı “Müzik Nasıl İşler” adlı kitap Mundi etiketiyle (MSG işbirliği ile) raflardaki yerini aldı. Talking Heads grubuyla olsun, solo kariyeriyle olsun müzik dünyasının son 40 – 45 yılına damga vuran sanatçılarından Byrne aynı zamanda “Psychokiller”, “Burning Down the House” ve “Road To Nowhere” gibi hit şarkıların da yaratıcısı. Neredeyse akademik bir titizliğin göze çarptığı “Müzik Nasıl İşler” adlı kitap ise hem müziğin tarih boyunca gelişimine ışık tutuyor hem de Byrne’ün son derece kıymetli yorumlarıyla okurun zihnini alabildiğine açıyor. Yayınevi vasıtasıyla David Byrne’e ulaştık ve yazılı bir söyleşi yaptık.

Talking Heads grubunun kurucusu David Byrne’ün kaleme aldığı “Müzik Nasıl İşler” adlı kitap dilimize de çevrildi. Söyleşi yaptığımız ünlü müzisyen “Müzik hem bedenle hem de kafayla ilişkilidir. Kavanozda beyin değiliz biz” diyor

– “Müzik Nasıl İşler” adlı kitabınız aslında sizin çok bilmediğimiz bir yanınızı da gösterdi bize. Akademik bir yayın kadar derinlikli ve kapsamlı bir çalışma olmuş. Bu kitabı kaç yılda bitirdiniz?

Bölümlerin çok küçük bir kısmı eski konuşma ve denemelerimden alıntı. Mesela müzik ve mimarlık ile ilgili olan bölüm TED konuşmasından alıntı. Ama geri kalanın çoğu kitabın ne hakkında olacağını görebildiğimde ortaya çıktı. Kitabın son halini alması sanırım 2-3 yılı buldu.

‘RAHATSIZ EDİCİ BULUNABİLİR’

– Kitabınızın hemen başlarında aynı müziği farklı bir bağlamda dinlemenin o müziğe bambaşka bir anlam kazandırdığını söylüyorsunuz. Bugün, özellikle de bu Covid-19 pandemisi sürerken her türlü müziği dijital ortamda dinlemeye başladık. Sizce dünyada bugün müziğin anlamı nasıl şekilleniyor?

Diğer sanat formları gibi müzik de içinde yaratıldığı bağlam içinde bir anlama ve yıllar sonra farklı bir bağlamda farklı bir anlama sahiptir. Kalabalık bir kulüpte olmakla ilgili bir şarkı eskiden kutlama anlamında olabilirdi, ama şimdi, şu anda, tuhaf ve riskli bir davranış gibi gelebilir, hatta rahatsız edici bulunabilir.

– Konser dinleme alışkanlıklarının 20. yüzyıldaki değişimini anlattığınız bölümde “En başından beri niyet baş ile bedeni birbirinden ayırmakmış” diyorsunuz. Müthiş bir tespit gerçekten. Sizin müzisyen olarak bu ayrımda bir tercihiniz var mı peki ve varsa bu tercihinizi nasıl nedenselleştiriyorsunuz?

Bana öyle geliyor ki, müzikte ortaya çıkan ve ifade edilen bu baş ve beden ayrımı, derin dini ve kültürel âdetlerin bir sonucudur. Bazı dini ve kültürel geleneklerde vücut tehlikeli, baştan çıkarıcı, rasyonel olmayan bir şeymiş gibi düşünülüyor ve bu nedenle kontrol altında tutulması gereken bir şey olarak görülüyor. 

Müziğin gücü ise tüm dünyada tanınır. Müzik her zaman aynı anda hem bedenle hem de kafayla ilişkilidir. Ama örneğin Batıda’ki konser salonları, inanılmaz duygusal müzik çalmalarıyla bedeni müzikal deneyimden kovma ve uzaklaştırma girişimleri olarak bizi hareketsiz ve sessizce oturmaya zorlar. Bu imkânsız bir hedef, biz “kavanozda beyin” değiliz, fiziksel benliğimiz her zaman kim olduğumuzun bir parçası.

– Her türlü format savaşının ardından kaliteli müzik dinlemek isteyenlerin baskısı ve ticari bir potansiyel olduğunun anlaşılmasıyla son yıllarda yeniden plak (vinyl) formatının döndüğünü gördük. Ne düşünüyorsunuz bu dönüşe dair?

Birçoğu için bu, hiç yaşamadıkları bir zamanın nostaljisidir! Bununla birlikte, iyi yapılmış bir vinyl kaydı dinleme deneyimi, streaming parçaları dinlemekten çok farklıdır. Kişi bilinçli olarak dinleme eğilimindedir, dolayısıyla plağın tamamını kesintisiz olarak dinler. İnsanların neden bu deneyimden, bu şekilde müzik dinlemekten hoşlandığını anlayabiliyorum. Ve evet, tuhaf bir şekilde, iyi yapılmış vinyllerde müziğin zenginliği  birçok CD’de olduğundan daha yüksektir.

‘KİM OLDUĞUMUZU TANIMLAMANIN BİR YOLU’

– Talking Heads kendine has bir tınısı (sound) olan bir gruptu. Grubun bu karakterinin oluşmasında tesadüfün ya da şansın rolü ne kadardı? Yoksa her şeyi başından biri belli bir plan çerçevesinde mi tasarladınız?

Ha ha. Herhangi bir plan yoktu ama eleme yoluyla yaratma gibi bir şey geçerliydi. Yapmamaya karar verdiğimiz şey, kim olduğumuzu tanımlamanın bir yolu oldu. Mevcut görünümleri ve sesleri benimsemek yerine, her şeyi azaltmaya ve sıfırdan başlamaya karar verdik. Böylece kendimizi iyi hissettirecek ve bize doğru gelecek hareket ve tınıların hangileri olduğunu keşfedebilecektik.

Yazının devamını okumak için tıklayın