Yasemin İnceoğlu

Gündüz Vassaf’ı onlu yaşlarımdan itibaren tanıyorum. Çocukluğumdan beri yaşadığım Sedef adası ailemizin benim için önemli üyelerinden biri, aklına ve vicdanına çok güvendiğim ve en önemlisi yaşamıma dokunmasına izin verdiğim sayılı insanlardan biri. Eskinin Gündüz abisi iken yıllar içerisinde Gündüz oldu benim için. Bu da her zaman ettiğimiz sohbetlerden biri gibiydi çok samimi, içten ve keyifli…

-Gündüz’cüğüm şimdi umut üzerine konuşacağız ama önce direkt konuya girmeden şöyle başlayalım istersen. Gündüz nasıl biri? Sana sorayım Gündüz’ün gözünden, senin ağzından duyalım. Hiç düşündün mü?

Evet düşündüm, bazen de kendimden şikayet ediyorum. Bir defa şunu söyleyeyim, ismimi seviyorum, Gündüz güzel bir isim ama geceyi yaşamayı da seviyorum. Şikayetim şu, şu anda senle bulunduğumuz evde oturan arkadaşım Dilek Zimbabwe’de bomba patlasa ben yapmadım der. Dünyada olup biten her şeyden sorumlu hissediyor. Galiba bende de o var biraz. Robert Jay Lifton diye Amerikalı bir psikiyatristin “insan ölümsüzlük için yaşar” diye bir tezi var. 4 ölümsüzlük saymış; biri dini ölümsüzlük; işte cennete gidiyorsun veya reenkarnasyon vs. yaratıcı ölümsüzlük; kitap, müzik, bahçe, ardında bir şey bırakıyorsun. Üçüncüsü kalıtımsal ölümsüzlük. Çocukların var, neslin devam ediyor. Sonuncusu, pek de bilincinde olmadığımız tarihi ölümsüzlük. Hepimiz o anda yaptığımız her şeyle, neredeyse nefes alıp almamakla, konuştuklarımızla konuşmadıklarımızla, şu hareketle bu hareketle günümüzün tarihini yazıyoruz. 30-40 yıl önce okuduğumda çok etkilenmiştim. Nasıl insanın eğer çocuğu, evinde bir bitkisi varsa ve ona karşı sorumluluk duygusu taşıyorsa, çevremize, dünyaya karşı da bunu hissediyoruz çünkü her şey bizim. Bu yaklaşım bende de var ve fazla geliyor bazen. Her ne kadar gülsem, gülmeyi bilsem, gülmeyi sevsem de o dünyanın o acısını yaşıyor, dünyaya olan sorumluluğumu hissediyorum. Bak mesela Hollanda’da kelebek kalmadı. Almanya’da böcek türünün dörtte üçü yok olmuş. Etkiliyor. Sürekli bu boyutta düşünürsen tabii ki çaresizlik ve depresyon ağır basabilir. Dünyada çok şeye müdahale edilebilir ve daha güzelleştirilebilir ama hepsini kafaya takarsan şizofren olabilirsin, depresyona girebilirsin. Herhalde bu azıcık da yaşla, tecrübeyle ilgili bir şey galiba. Neyle uğraşmak istediğini seçmen lazım. Nerede en etkili olabileceğini, neye öncelik vereceğini. Biraz sana göre biraz da dünyanın gündemine göre bunu yapabilirsin ama daha çok sana göre.

-Peki sen seçtin mi, seçebildin mi?

Emin değilim.

-Senin 18 yaşındayken ABD’de bir akıl hastanesinde gardiyanlık deneyimin vardı, orada bulunduktan sonra çok değiştiğini ifade etmiştin bir röportajında. Biraz onu açar mısın? Yaşantında başka seni değiştirdiğini düşündüğün farklı farklı sert dokunuşlarıyla seni motive eden, şoke eden veya uyandıran deneyimlerle karşılaştın mı hayatında sonraki süreçte?

Güzel sorular soruyorsun, Amanpour’a benzettim. Onda da o canlılık, ilgi, zeka, güler yüzlülük var. İçtenlikle sorunun yanıtını merak ediyorsun, soru diye sormuyor, dinlemek bilmek istiyorsun. Farkında ol diye söylüyorum yani, bir hünerin daha varmış. 18 yaşındayım, yaz işim, New Hampshire’da bir akıl hastanesinde. Bizi alıştırmak için geriatri yani yaşlılar koğuşuna verdiler.150-200 hasta var içeride. Devlet, eyalet hastanesi., Yıllardır depolanmış terkedilmiş hastalar. Ne ziyaretçi geliyor ne bir şey. Doktorun yaptığı bir şey de yok. Kitlenmişler koğuşa. Bizim vazifemiz mümkünse orada olay çıkmasını önlemek. Dışkılarını tutamıyorlar, onları temizlemek. Yemek yiyemeyenleri azıcık yedirmeye çalışmak, iİk gün korkunçtu benim için. İnsanın bu halini hiç görmemiştim. O kadar ölüm yolcusunu bir arada görmek ürkütücüydü. Almanya temerküz kampları manzarası gibi. İlk günün sonunda bu işi yapamam dedim. İkinci gün azıcık alıştım. Üçüncü gün oldukça komik idi, İnsanın düzen verme, anlamsızlığı düzenleme huyu ile ilgili bir deneyim yaşadım. Koğuşun bir ucunda katatonik bir hasta. Sürekli aynı hareketi yapıyor, bir şeyi tasdik edercesine başını sallıyor. Koğuşun diğer ucunda hezeyan halinde, elleri kolları havada Mussolini gibi devamlı konuşan biri. Biri başını sağlıyor, öbürü bağırıp çağırıyor, nutuk atıyor. İkisini birleştirdim. Koğuşun öbür ucuna adamı taşıdım. İkisinin yan yanalığında normal görünümlü bir düzen kurdum. . Dünyamızın hali de bu. Normale benzetmek istiyoruz. ama düzen öyle çalışmıyor. Kendisi patolojik. Ölümcül kanser hastası ölmek istiyor devlet izin vermiyor. Delikanlı askere gitmek, ölmek, öldürmek istemiyor. Devlet öleceksin öldüreceksin diyor. Adaletsiz, ahlakını, meşruiyetini yitirmiş bir düzende yaşıyoruz. Koğuşta yaptığım o normallik mizanseni bana ders oldu. İnsanın ne hale geldiğini gelebileceğini görmek, ona düzen verme gayretimizin anlamsızlığı.

Bir yandan, daha kendiliğinden olduğu zaman hayat, kültür, daha diyaloğa elverişli bir düzen iyi kurallar koyup, sıkı sıkıya kurallar koyduğun zaman olmuyor, baskı oluyor sonuçta.

Bir başka olay da babamın ölümü. Ölümüyle hem sevginin gücü hem de baskısını yaşadım. Babamda yalnızca sevgi gördüm. Öldüğünde 20 yaşımdaydım. Onu sadece sevgi olarak hatırlıyorum. Öldüğü hastaneden dışarı çıktığımda Asya steplerinde bir tay gibi hissettim kendimi. Artık onu endişelendirmeden özgürce dağ bayır koşabilirim diye düşündüm. Lakin üç ay içinde saçımın çoğu da döküldü. Sevgi bazen yük olabiliyor. Sev, sevil fakat sevginle boğma, boğulma. Bakıyorum da şimdi bir duvar koyuyorum yakınlarımı özgür kılmak için.. Mesela hiçbir sevgilimin elinden tutmadım dağ bayır çıkarken yokuş tırmanırken. Hep kendisi çıksın istedim. Bu erkeklik- feminizm hikayesi değil. Halbuki alınanlar oluyor, insan sevgilisinin elinden tutmaz mı  diye.

Aidiyet duygusunun anlamsızlığını yaşamam da hayatımda bir dönüm noktası. Bir deneyim Amerika’da. Ortaokulu okuduğum devlet okulunda sıradan bir Amerikalı gibi olmanın huzurundaydım. Ardından ırkçılık ve burjuva değerlerinin egemen olduğu bir yatılı okula dayanamayıp tepki olarak buraya , Robert Koleje geldim. Bu sefer buraya ait olma çabamda, hele anti emperyalist kültürün egemen olduğu üniversitede doktora yaptıktan sonra İngilizce makale yazmayı reddettim. Dünyalı olabilme, insan olabilme duygusuna varmak çok uzun sürdü. Aidiyetlik baskısı ve duygusu özgünlüğümüzü, kritik düşünceyi engelliyor. İmza kampanyalarında imza atarken, başkaları atıyor, sen de emin değilsin ama herkes atıyor diye atıyorsun. Yoksa ne derler düşüncesi çok şey eksiltiyor. Hepimizin yeteri kadar adaletsizliğe karşı bir duygumuz ve vicdanımız var ama onu illa şekle sokmaya çalıştığımız ve tek ifade şekline dönüştürdüğümüz zaman o kadar da çok etkili olduğunu zannetmiyorum.

Yazının devamı okumak için tıklayın