İçsel bir sergi – Kudret Sönmez

Düşünüyor, irdeliyor ve anlamaya çalışıyorum da… Sonuçta, bunlar “içsel sergi”lenmelerden öteye gitmeyen mesafesiz eylemlerim oluyor. İçimdekileri çıkarıp dışarıdakilere karıştırıyor, sonra da hepsini harmanlayıp tekrar içerime gönderiyorum. Orası bir fırın zaten: Alevi var, közü var; pişirdikleri ve kavurdukları var. Bazen ateşin dozu kaçıyor, Kızılderililer gibi, duman işaretleriyle iletişimimi derinleştirme durumu da oluşabiliyor.

Nerelere kadar aktığını tam kestiremiyorum, kalemimden damlayan renkli mürekkeplerin… Birileri okuyormuş; duyuyorum. Birileri de duyuyormuş; okuyorum. Hepsi bu!

Kimsenin yolunda dolanmıyorum. Hiçbir kalemin ucunu kırmıyor ve inceltmiyorum bazı kem gözlü kaba bakışları.

Hayat gerçekten ucuz: Saatte 120 km. yapan bir otomobil dokunursa canevinize… Ya da bir kamyonun genişçe tekerleğiyle güreşirseniz… Hele ki, adresini bilmeyen bir maganda kurşunu bulursa sizi. Ortalıkta cirit atan çağdaş (!) hastalıkları yakalamak da var işin içinde. Siz bıraksanız o size yapışıp kalır türden.

Ya da bir hengâmenin ortasında bedeninin kaybolduğu da oluyor ruhunuzun…

Şairin dediği gibi; “Bedava yaşıyoruz, bedava…”

Bu saydıklarım sadece hayatın silik suratı.

Bir de öteki yüzü var ki…

Sever sizi birileri. Öperler yüreğinizi, geçerken duygularınızın tünelinden. Okşayıverirler düşlerinizi, sevginin huzur yüklü elleriyle.  O vakit ne hoş olursunuz pastelleşen hayatlarda! Enine ya da boyuna, hayallerin sergisi o kadar karmaşık ki… Hemencek kırılıp özlenmeye müsait!

Karma veya kişiselle devam edersek konuya…

Kişisel olanın ziyaretçi sayısı çok az olur. Ama inceler her bir yapıtı; olabildiğince içten ve “art, yani sanat niyetli”… Bazen, kocaman bir sürprizle uğrarlar içinize. Bir resimde binlerce duygu bulurlar gözlemleriyle. Size bir siz daha katarlar. Ve iadeyi ziyaret beklerler, benliklerindeki manzaralara. Natürmort yanları da vardır onların. Ölmek üzeredir belki de iç mekânlarındaki objeler. Ama renkleri ve çizgileri deforme olsa da hep aynı dururlar belleklerde.

“Art, yani kötü niyetliler”iyse ardımda bırakıyorum. Pek anlamaya çalışmıyorum. Çünkü kabarık bir formdan öteye geçemez gibi endamlıdırlar. Kuyruğa bile girerler, galerilerin ötekileştirilmiş kapılarında. Görmek bir yana, bakmadan yargılarlar dışavurumunuzu. Limon sıkılmış suratlarıyla gezinirler ortalıkta. Önyargılı bir tespit sabırsızlığı vardır ağızlarının her yanında. Yanlış bir çizgi, kara bir leke, amacını anlayamayacakları bir öbekte abartabilecekleri kusur ararlar. Sinameki tiplerdir. Bu arada, limon sıkılmış suratlarının gözlere yakın kısmı, içten içe yanık bulaştırır. Acıları vardır yani. Kimseyi beğenmezken, beğenilmeyi bekler bu kişiler. Benmerkezcidirler. Art niyetlerinin yanı sıra, birazcık da olsa sanatsal onarım görüp iyileşmiş niyetleri vardır mutlaka.

Ama… Dünyanın kendi çevrelerindeki dönüşünü beklerken, bir de kendileri tur atsalar dünyanın çevresinde… Sanırım, her şey daha güzel olurdu hepimiz için.

Yani, sözün özüyle yaklaşacak olursak gidişata…

Hayat aslında resimlerle konuşur… Birilerinin boyarken, diğerlerinin mahvettiği kavramlarla boğuşur.