
Önce ceplerimiz oldu; zamanla ceplerimizden taşıp, dolaplara sığmaz olduk.
Onlar için ellerin açıkta olması, karşılıklı güvenin ve açıklığın göstergesiydi.
Böylesi açıklıkta bir yaşam sürdüren Aborijinlerin, ellerini ceplerine koymuş beyaz adamı; “kendini ve niyetini gizleyen” ve “toprakla bağı zayıf” biri olarak yorumlanmış olması muhtemel.
Taş Devri insanları, deriden veya dokumadan yapılmış küçük torbalarla taş, tohum, alet veya tılsım taşırdı.
13. ve 14. yüzyıllarda, giysilerde “cep için yarık” açılmaya başlandı — kese giysinin altına gizlenebiliyordu. Bu, hem gizliliğin hem de kişisel alanın gelişimiyle ilişkilendiriliyor.
Cebin giysinin bir parçası haline gelmesi ise Avrupa’da 16.-17. yüzyıllara denk geliyor.
Cep; insanın sabit bir yerden bağımsız olarak kişisel eşyasını yanında taşıyabilmesini sağlar, bedenin içinde bir “özel alan” oluşturur ve bu sosyologlara göre mahremiyet bilincinin ve “kendine ait olan”ın bir simgesidir.
Cepte taşınan şey, artık bireyin “kendi eşyası” olur ve bu da insanlık tarihinde mülkiyet ve kişisel kimlik anlayışının evriminde önemli bir adımdır.
Cepler; insanın eşyasını kontrol etme, saklama ve güvende tutma ihtiyacını yansıtır.
Cep
Cepte taşınan şey, yalnızca eşya değildir; giz, güven ve sahiplik duygusudur. Bir nesneyi cebine koymak, onu “dış dünya”dan ayırmaktır; onu “benim” kılmaktır.
Bir bakıma cep, medeniyetin de küçük bir cebidir: içinde taşıdıklarımız kadar, biz de cebimizin içindekilerle tanımlanırız.
Bu haliyle cebin tarihi, aslında insanın kendiyle ve sahip olmayla kurduğu ilişkinin de tarihidir. Bir zamanlar elimizde taşıdığımız taşlar, tohumlar, tılsımlar vardı; sonra bunları bir keseye, sonra o keseyi de bedenimizin içine, giysimizin kalbine gizledik.
İnsanın bir keseyle başlayan sahip olma ve saklama arzusu tüketimin büyük bir hız kazandığı bugün artık yalnız ceplere değil evlere, depolara sığmaz bir durumda.
https://t24.com.tr/yazarlar/ilksen-utlu/esyalarin-golgesinde-insan,52030

