AYFER FERİHA NUJEN

Nitelikli edebi kamuoyu diye bir şey vardır. Olmalıdır. Hakem odur ve onun temyiz mercii elden düşme edebiyat/sanat çeteleri olmamalıdır. Güncel siyasi pozisyonlar da olmamalıdır

Selahattin Yusuf’la edebiyat, kitaplar, edebi kamuoyu, edebiyat, siyaset ve daha pek çok şey üzerine konuştuk…

Şiiri emerek gürbüzleşen roman, obezite romandan daha sağlıklı olur. Buna izin vermek gerekir diye düşünüyorum.

– Yayınevi etiketine, yazarın popülerliğine kapılacak biri değilim. Zaten benim üzerine konuşabileceğim metinler de yazarlar da bellidir. Ya şiir yazarak başlamıştır yazmaya ya da şiiri o kadar seviyordur ki, bir romanda bile bunu metnine, dil biçimine yansıtmıştır. Sizin mesela bir şiir kitabınız yok, varsa ben denk gelemedim. Fakat okuduğum şiirleriniz var. Şiirlerinizle metinleriniz arasında bir bağ var mı? Neden şiir çok daha popüler bir türken kitaplaşmakta en çok zorlanan tür? 

Selahattin Yusuf: Teşekkür ederim. Kendimce hep söylerim; ben ancak başka çarem kalmadığında şiir yazıyorum. Yaşarken, üstünden aşamayacağım ve etrafından da dolanamayacağım bir şeyle karşılaştığımda, adımlarım beni geri geri götürüp sırtımı duvara dayadığında tek çıkış yolum şiirdir. Dolayısıyla -çok şükür ki- az yazdım. Olabildiğince az yazmayı da diliyorum aslında. Yaklaşık yirmi beş yılın sonunda sekiz şiirim oldu. Yeter şimdilik. Öte yandan, romanlarımın şiirimi emdiğinin de farkındayım. Olsun. Çünkü şiiri emerek gürbüzleşen roman, obezite romandan daha sağlıklı olur. Buna izin vermek gerekir, diye düşünüyorum.

Gözlerimizi bize yalnızca “partilerimizin” kazandırdığı modern durumlarda, insanlığın ortak bahçesi kanlı şiddet şenlikleriyle doldu taştı. Partiler yazarların sık sık gözlerini kaçırıp sığındıkları tekinsiz “bilinç” sığınakları oldu. İdeologlar tasarladıkları “şimdi” lehine, geleceği ve geçmişi aşağıladılar ve insanın elinden aldılar. Ülkemizde her köşe başında önümüzü kesen bağnazlığın bu genel -modern- eğilimin etkisinde olduğunu düşünüyorum.

– Yakın geçmişte Turkuaz Kitap etiketiyle yayımlanan son romanınız Eve Dönemezsin bir dönem filmi tadında. Onun sosyolojik ve psikolojik bağlamda “çocuk” ve “çocukluğun bakışı”na dair bir açılımı da var. Çocukluğun hep bir “kayıp dönem” üzerine kurulması durumunun da karşıtı bir kitap bu açıdan… Çocuğun her zaman göz ardı edilmesi onun bir “birey” olarak algılanmasının da hep önüne geçti bu yüzden. Bu açıdan Eve Dönemezsin siyasi ve toplumsal olan her şeyin her yerde neden olduğu süreçleri bir çocuğun hayatına nasıl aktarıyor, bir çocuğun bunlardan etkilenme biçimini nasıl dile getiriyor? Kendi çocukluk döneminiz de kitapla paralel bir çocukluk muydu sorusunu sorduruyor, okura? 

Çocukluk, kendisi hakkında ne düşüneceğimizin (de) kurucusudur. İyi ki öyledir ve insanların genel eğilimi galiba yalnızca bu sayede iyilikten yanadır. Çünkü bir suçsuzluk evrenidir çocukluk. Onunla kurulan ilişkiden yara almadan kurtulmak neredeyse imkânsızdır. Çünkü bedenimizden sonra bilincimizin de dünyaya gelmesiyle (ergenlik) artık suç başlamış demektir. Suçlu insan için (hepimiz için) çocukluk elbette bir yaradır. Artık sürekli kanayacak bir yaradır. Yaranın açık kalması sayesinde vicdan da açık kalır. Yine sanki sadece bu sayede… Çocukluğundan gözlerini kaçıran suça eğilimlidir. Tanpınarhaklıdır. Rüyalarımızda hiç göz teması kurulmaz. Göz teması olduğu anda uyanırız. Çünkü göz teması en masum, en yalansız halimizdir. Demek ki, suçsuzluğa vardığımız anda bilincimize uyanırız. Bilincimize kaçarız demek daha doğru. Çünkü ağır gelir artık. Katlanamayız ona. Alyoşa Karamazov’un aynı anda budala, İsa ve çocuk olarak, modern zekâya karşı bir mihver olarak tasarlandığını unutmayalım. Romanlarını artık her gün akşam haberlerinde izlediğimiz Dostoyevski‘yi unutmayalım. Konumuza dönersek. Dilimizde yara için “göz” kelimesinin de kullanıldığına ayrıca dikkatinizi çekerim. Yarası olmayan insanın gözlerini de kazanamayacağını düşünüyorum. Büyük şair her ne kadar “Partim bana gözlerimi kazandırdı” dese de durum budur. Gözlerimizi bize yalnızca “partilerimizin” kazandırdığı modern durumlarda, insanlığın ortak bahçesi kanlı şiddet şenlikleriyle doldu taştı. Partiler yazarların sık sık gözlerini kaçırıp sığındıkları tekinsiz “bilinç” sığınakları oldu. İdeologlar tasarladıkları “şimdi” lehine, geleceği ve geçmişi aşağıladılar ve insanın elinden aldılar. Ülkemizde her köşe başında önümüzü kesen bağnazlığın bu genel -modern- eğilimin etkisinde olduğunu düşünüyorum. Eksi kırk derecede donmayan ve artı kırk derecede ısınmayan bunca steril kesin inancın varlığı başka türlü anlaşılamaz. Biçimi ne olursa olsun, insanların kanaatleri suçsuzluk eğilimini sık sık yitiriyor, zaafa düşüyor ve kaçınılmaz biçimde bağnazlığa varıyor. Dolayısıyla zamanımız çocuğu yitirmiştir. Bütün çağlardan daha çok… Ben bu romanı tasarlarken böyle bir zihnim vardı. Acaba dedim, o yaranın kabuğunu biraz kurcalayabilir miyim? Başta kendim için, türlü badireyle üstü kapatılmış o “gözü” yeniden açmayı deneyebilir miyim? Acaba insanlar benim mütevazı hikâyeme bakıp bir şeyler hatırlayabilirler mi? Bir göz teması olabilir mi? Hep birlikte bir şeylerin acı verici biçimde gerilerde kaldığını fark edebilir miyiz, diye düşündüm. Öte yandan yazmanın kendisi müthiş bir tecrübeydi benim için. Sekiz ay boyunca ve geceleri yazdım. Başladıktan sonra elimin ulaşamadığı, müdahale edemediğim bir iç kanama gibi aktı gitti içimden.

Hikâyemi nereye götürüyorsun? Burada çocukluk ikinci kez kaybedilmiş oluyor o zaman. Birinde, zaten geçmişte kaldığı için. İkincisinde ise geriye dönülemez biçimde yorumlandığı için. Ona yeniden ve bulunduğum yerden baktığım için.

– Eve Dönemezsin içeriğiyle bence ilintili bir özellik daha taşıyor. Bu yazmakla, yazarlığı bir meslek edinmekle ilgili… Yazmaya başladığınız anda ettiğiniz sözler, kaleme aldığınız metinler artık geri dönmeye müsaade etmez. Yani yazan biri kendi engellerini kendi yaratır böylece. O çocukluk, yazıya gönül verdiğiniz ilk gençlik günleri artık dönülmez bir yer olur; bir şeye yeniden yeni baştan başlamak için. Sizin için de “yazmanın yoluna baş koymuş bir yazar, artık eve dönemez mi” demeliyiz yoksa aslında bazı yazarlar yazacakları son kitapta hayat boyunca ne mücadele ettiğini ancak anlatmış olurlar diye, “eve doğru giden bir yazar ” mı demeliyiz? Bu noktadan bakınca Eve Dönemezsin sizi kitap bittikten sonra nereye sürükledi, nerede bıraktı yarı otobiyografik bir kitap olarak da?

Aslında içinizdeki doğru siniri bulup ona içtenlikle dokunduğunuzda her şey ebediyen değişmiş olur. Artık geri dönemezsiniz. Yazdıkça ilerlersiniz ve yol, gerçekliği yeniden ele alır. Şeyleri değiştirirken siz de değişirsiniz. Gerçekliğin yerini değiştirmek müthiş bir duygudur. Kibir kalbi öldürür, uzak durmalıyız ondan. Ama bir parça gururun, zavallı ve bomboş avuçlarınızı şöyle bir aydınlatıvermesine izin vermelisiniz sanki. Hiç değilse yüreğinizin bomboş olduğunu açığa çıkaracak kadar küçücük bir ışığın içeriye girmesine, yani. Kitap bittiğinde öksüzdür artık. Biliyor musunuz, bu kelimeyi annemi kaybettikten sonra merak etmiştim. Annem öldü. Şimdi öksüzüm, dedim. Peki, ama ne demek bu “öksüz”? Eski Türkçede “bağ” ve “ip” gibi anlamları varmış. İpiniz kopmuştur. Anne, sizi dünyaya bağlamıştı. O kopmuştur artık. Başka bir söyleşide ifade etmiştim. Ölen annelerin dalgınlığıdır, mezara evi de götürürler. Bu mutlak dalgınlığın yol açtığı dokunaklı hikâyelerle doludur hayatımız aslında. Roman da öyledir. Bittikten sonra sizden koparlar ve öksüzdürler artık. Savunmasızdırlar. Korunmaya değil belki ama anlaşılmaya ihtiyaç duyarlar. Öte yandan yazarını da bir başına bırakmış olurlar. O meşhur Afrika öyküsünü bilirsiniz. Vaktiyle beyaz ırktan bir ressam, Afrika’da bir yerli çoban görür. Oturur bir ağacın dibinde koyunlarını çizmeye başlar. Tablo bittiğinde, manzara tastamam koyunların ve çobanın resmidir. Ressam gereçlerini toparlayıp tabloyu koltuğunun altına koymuş ve yollanacakken çoban karşısına dikilir: “Koyunlarımı nereye götürüyorsun!” der ressama. Tam da romanıma sormak istediğim soru buydu aslında bittiğinde. Hikâyemi nereye götürüyorsun? Burada çocukluk ikinci kez kaybedilmiş oluyor o zaman. Birinde, zaten geçmişte kaldığı için. İkincisinde ise geriye dönülemez biçimde yorumlandığı için. Ona yeniden ve bulunduğum yerden baktığım için. 

Geçmişin -artık- öyle olmadığına kendimizi inandırırız ve geriye doğru bir imkân açılır. Yazdığımız şeye içtenlikle katılabilirsek, katıla katıla yazarsak, parçalanarak yazarsak iş değişir.

İlk cümleme geri döneyim. Dokunduğumuz şey ebediyen değişir. Çünkü dokunduğumuzda biz de değişiriz. Bizi değiştirmeyen yazı niye var ki? Niye olsun ki? Edebiyat ya bizi paramparça eder, ya da hiçbir şeydir. Romanın arka kapağını kapattığımızda gerçeklik artık vaki olduğu gibi değil, orada yazdığımız gibidir. Geçmişimize söz geçiremeyiz. Doğrudur. Ancak bunun bir istisnası vardır. Geçmişin -artık- öyle olmadığına kendimizi inandırırız ve geriye doğru bir imkân açılır. Yazdığımız şeye içtenlikle katılabilirsek, katıla katıla yazarsak, parçalanarak yazarsak iş değişir. Kahramanını -sadece satırlarda- öldüren Balzac‘ın, gece gece ağlayarak arkadaşının kapısına dayanmasını da, Paris’in lağımlarını yazdığı pasajlar boyunca -aylarca- iştahsızlık çeken Joyce‘un durumunu da böylece anlarız. Burada gerçekliği estetik biçimde çarpıtan ressam değil, koyunlarını geri isteyen çoban haklıdır yani. Çoban, ifadenin, hakikatin kendisinden -henüz- ayrılmadığı ilksel zihin durumundadır. Eğer Batılı beylik antropoloji perspektifinden bakmıyorsak, çobanın bu tavrını şiirsel bir çağrı olarak algılayabiliriz; biz modernlere yöneltilmiş dokunaklı bir sitem olarak da.

https://t24.com.tr/yazarlar/ayfer-feriha-nujen/selahattin-yusuf-insani-en-derindeki-temellerine-kadar-yikmaktan-yanayim,33421