2021’e sayfalar arasından bir bakış: “O kitap, çünkü…” (I)

K24’ün gelenekselleşen soruşturması: 2021 yılında okuduklarınız arasında, sizi en çok etkileyen kitap hangisi oldu? Kitap 2021’den önce basılmış olabilir, yepyeni olabilir, kurgu ya da kurgu dışı olabilir, Türkçe ya da başka bir dilde olabilir… Bizi ilgilendiren, hangi kitabın sizi nasıl ve ne ölçüde değiştirdiği, etkilediği. Bu soruları çevremizdeki okuyanlara, yazanlara sorduk. İşte 2021’in kitaplı bir panoraması…

K24 okurlarının bildiği üzere, yılın “en”leri listesi yapmıyor, her biri ötekinden farklı sayısız kitabı  bir iki ölçüte (genellikle satış rakamlarına) göre sıralayıp elmalarla armutları karşılaştırmaya çalışmıyoruz. Geçen yıla bakış, kitapları yarıştırarak değil, bizi en çok etkileyen kitapları ve o deneyimi hatırlayarak olmalı bizce. Bir başkasının bir kitapla neler yaşadığını doğrudan onun kaleminden öğrenmek kadar, farkına varmadığımız ya da okumayı düşünmediğimiz kitaplara iştahımızı açacak başka bir şey olamaz. O nedenle de geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da yazarlarımıza, çevremizdeki okuyanlara, yazanlara aynı soruyu sorduk:

2021 yılında okuduklarınız arasında, sizi en çok etkileyen kitap hangisi oldu? Kitap 2021’den önce basılmış olabilir, yepyeni olabilir, kurgu ya da kurgu dışı olabilir, Türkçe ya da başka bir dilde olabilir, sizi etkileyen birden fazla kitap olabilir… Bizi ilgilendiren, hangi kitabın (kitapların/yazarın) sizi nasıl ve ne ölçüde değiştirdiği, etkilediği… Birkaç paragrafla (en az bir paragraf, en çok bir sayfa), “o kitabı” ve deneyiminizi anlatmanızı rica ediyoruz: 2021’i sonradan size hatırlatacak kitap hangisi?

Çok fazla cevap gelince, soruşturmaya gelen cevapları alfabetik sıraya koyup üçe bölmeye karar verdik. İkinci bölüm için buraya tıklayabilirsiniz, üçüncü bölüm için de buraya… Katılan katılmayan herkese teşekkür ederiz. (Katılamayanların gönlündeki kitapları da merak etmiyor değiliz!)

İşte 2021’in kitaplı ve öznel bir panoraması…

ADALET ÇAVDAR

Dolunay İki Gece Sürer / Başar Başarır
Yediler Teknesi / 
Abdullah Aren Çelik
Yok Yolcu / 
Kamil Erdem

2021 sonlarına doğru okuduğum Başar Başarır’ın Dolunay İki Gece Sürer’in yerini ayrı tutmak istedim. Hem memleket halinden hem kişisel dertlerden bu kadar zor ve çetrefilli geçen bir yılın ardından Dolunay İki Gece Sürer neşesiyle beni kendime getirdi. Bir baba-kız hikâyesini merkezine alan roman, 2001 ekonomik kriziyle başlıyor ve unuttuğumuz pek çok şeyi ince ince anlatıyor. Romanı okurken hem derin bir nefes aldım hem de edebi diliyle çokça keyif aldım.

Abdullah Aren Çelik’in Yediler Teknesi ise yine 2021’in romanlarından biri. Bir cenazeyi kaldırmak meselesinin Nuh’un gemisine uzanan hikâyesinin polisiye dozu, farklı karakterlerin ağzından konuşma beceresi ve finalin şaşırtıcılığıyla gayet başarılı idi. Abdullah Aren Çelik’in edebiyatıyla sokaklarda arayışa çıkmanın keyfi de oldukça hoştu.

Yıllar yılı neden yazmadığını her daim merak ettiğim Kamil Erdem’in Yok Yolcu  öykü kitabı ise yine edebiyata dair hayal kırıklığına uğratmayan bir kitaptı benim için. Erdem’in metinlerinin hem tonu hem de ne bir eksik ne bir fazla noktası virgülü ve kelimeleriyle okurun damağına büyük bir keyif sunuyor.

ADNAN EKŞİGİL

Les Premiers Jours de L’humanite, Hors d’atteinte / Jacques Bouveresse

Halen okumakta olduğum bir kitap var ki, şu karanlık günlerin havasına uygun düştüğü için bahsetmek isterim: İnsanlığın İlk Günleri: Karl Kraus ve Savaş (Les Premiers Jours de L’humanite, Hors d’atteinte, 2019), geçen mayıs ayında vefat eden Fransız felsefeci Jacques Bouveresse’in yayınlanan son kitaplarından biri. Karl Kraus, Bouveresse’in daha önceki yazı ve kitaplarında da ara ara dönüp ele aldığı bir yazardır. Şairliği, oyun yazarlığı ve gazeteciliği kadar keskin hicviyle de tanınan bu Avusturyalı polemikçi, yakından tanığı olduğu 1. Dünya Savaşı’nın en çarpıcı muhasebesini yapan düşünürlerin başında gelir. Yazdıkları, 1936’daki ölümüne rağmen 2. Dünya Savaşı’nı hazırlayan şartların anlaşılmasına da ışık tutmasıyla önemlidir. Günümüzü iki dünya savaşı arası döneme benzetenler içinse ayrı bir önemi olsa gerek.

Bouveresse’in anlatımından, Hitler Almanyası’na giden yolda dezenformasyon, propaganda, algı yönetimi, mağduriyet üretimi, dilin erozyonu, bilgi kirliliği gibi olguların mekanizma ve dinamiklerinin Kraus’u uğraştıran başlıca konular olduğu anlaşılıyor. Kitap bir biyografi olmaktan çok, Kraus üzerinden bu konulara yönelik tartışmaları içeriyor ve bu yönüyle, günümüze damgasını vuran popülizm hadisesini anlamaya katkı sunacak bir potansiyel ve güncelliğe sahip. Diğer taraftan Bouveresse’in, “doğruluk” ve “nesnellik” ötesi, yahut karşıtı söylemleriyle öyle veya böyle demokrasiye düpedüz bir tehdit oluşturduklarını düşündüğü bazı hasımlarına karşı yürütegeldiği ince uzun polemiğin de bir devamı niteliğinde. Yazarının her zamanki şaşmaz analiz gücünü yansıtan bir kitap. Henüz bitirmedim ama şimdiden kefilim diyebilirim.

AHMET EKEN

 Decameron / Giovanni Boccaccio

Aslında yıllar önce okuduğum bir kitaptı Giovanni Boccaccio’nun (1313-1375) Decameron’u. Okumuş, beğenmiş, anlamaya çalışmıştım. Her ne kadar birkaç nedenden dolayı “şu kitabı bir daha okuyayım” dediysem de, birkaç ay öncesine kadar okumak nasip olmadı. Yeniden okuyunca bir kez daha veba salgınından kendilerini korumak için önce kent dışında bir evde, daha sonra bir şatoda buluşan yedi genç kadınla üç genç erkeğin “gönüllerince yaşayarak, gülüp eğlenmek, aklın sınırları dışına taşan zevkler tadabilmek” için her gün birinin anlattığı öyküleri sevdim. 

Bir dönemin sona erdiğini, yeni bir çağın başladığını haber veren bu öykülerde Ortaçağ-Hıristiyan anlayışının yüksek sesle söylenmesini bile yasakladığı konular sakince anlatılıp, ilerleyen zamanlarda bol bol konuşulacak çatışmalara yol açacak insani haller hakkında sözler sarf ediliyor. Geçen yıl benim için öne çıkanlardan biri Decameron oldu.

AHMET GÜRATA

 Bakım Manifestosu / Bakım Kolektifi 

Çevresel, siyasal ve ekonomik krizlerin etkilerini her yıl daha fazla hissediyoruz. Uzun zamandır, gelen her yıl bir önceki aratıyor neredeyse. Neyse ki, böyle karanlık zamanlarda kitaplara sığınmak bir parça nefes almamızı sağlıyor. 2021’de dünyanın, türlerin ve belki de insanlığın geleceğine dair umudumu tazeleyen birçok kitap oldu. Bunlar arasında elimden bırakamadığım, kısa ama bir o kadar da derinlikli bir çözüm kılavuzu: Andreas Chatzidakis, Jamie Hakim, Jo Littler, Catherine Rottenberg, Lynne Segal’den oluşan Bakım Kolektifi’nin kaleme aldığı Bakım Manifestosu.  Gülnur Acar Savran’ın incelikli çevirisiyle bir solukta okunan manifesto, bu karanlığı ortadan kaldırabilmek için göz önüne almamız gereken değerlere ve dayanışma ağlarına odaklanıyor. (Sunuşun bir kısmını buradanokuyabilirsiniz.)

Bakım Kolektifi, elinde sihirli bir değnekle yeni bir kurtuluş reçetesi sunmuyor bizlere. Tek başına kurtuluş şansı olmadığını hatırlatarak, gezegeni, dünyayı, çevreyi ve diğer türleri gözetmenin önemine değiniyor. Söz umursama ve çareden açılmışken, Türkçede çevirmenlerini bekleyen bir dizi kitabı da analım: Anna Tsing, The Mushroom at the End of the World (2015); Donna Haraway, Staying with the Trouble: Making Kin in the Chthulucene (2016); Joanna Zylinska, The End of Man: A Feminist Counterapocalypse, 2018; Jenny Odell, How to Do Nothing (2019). Kendinden başka hiçbir şeyi umursamayan ve bu nedenle de burnunun ucunu dahi göremeyen “adamların” rehberliğine veda etmenin vaktinin çoktan geldiğini hatırlatıyor bu küçük kılavuzlar bize…

AHMET KUYAŞ

Bizim Köy / Mahmut MakalKöy Enstitülü Delikanlı / Fakir Baykurt

Geçtiğimiz yaz, haklarındaki bilgim kulaktan dolma olan ama cidden çok merak ettiğim Köy Enstitüleri üzerine topladığım kitapları okumaya başladım. Bunlar arasında Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ü ve Fakir Baykurt’un otobiyografisi de var. Şu anda Baykurt’un otobiyografisinin üçüncü cildindeyim. Köy Enstitülü Delikanlı  başlığını taşıyan ikinci cilt beni iki açıdan çok etkiledi. Bu cilt toplumsal tarih açısından çok değerliydi, zira Köy Enstitülü bir öğrencinin günlük yaşamını, aldığı dersleri, tarım ve inşaat uygulamalarını birinci el bir tanıklıktan öğrendim, hocalarını ve sınıf arkadaşlarını tanıdım. 

Kitabın ikinci ve daha büyük etkisi ise 1940’ların sonlarına doğru yaşanan siyasal değişikliğin bu gündelik yaşamı nasıl değiştirdiğini, heyecanla alınan bir eğitimi nasıl aşırı ulusçuluk ve anti-komünizmle bir tür işkenceye dönüştürdüğünü göstermesi oldu. Son yıllarda yaşadığımız çok boyutlu korkunçluğun kökenleriyle karşılaşmak tabii sevimsiz, hüzünlendirici bir deneyimdi. Ama bu yaşadıklarımızın kabahatinin daha önceki on yıllara yüklenemeyeceğine ilişkin kanaatimin de pekişmesini sağladı.

AHMET TURAN KÖKSAL

İrlandalı Bir Vaizin Gözüyle II. Mahmud İstanbul’u /  Robert Walsh

II. Mahmud İstanbul’u tam bir sürpriz. Uzun yıllar İstanbul’da yaşayan İrlandalı vaiz Robert Walsh’ın II. Mahmut İstanbul’undaki günlük hayatı anlatması çok etkileyici. Çok. Britanya Büyükelçiliği vaizi olarak Yeniçeri ocağının kaldırılışına, Yunan ayaklanmasının yarattığı travmalara, İstanbul’u kasıp kavuran yangınlara kadar her şeyden ama her şeyden bahsediyor. Onlarca tarihi kitap, yüzlerce sayfa makale yerine Walsh’in yazdıkları okunabilir – bazen objektif bazen değil, ama her zaman şaşırtıcı.

Daha İstanbul’a gelmeden Troya’nın izlerine takılan Walsh’ın oraları da kolaçan etmesi Heinrich Schliemann’dan önce de Batılıların bu tarihi bölgeye ilgisinin ne denli fazla olduğunu gösteriyor. Ordusunu kanlı şekilde değiştiren Osmanlı’nın başşehrinin garip bir zamandaki halini anlatması, o dönemde İstanbul’a ve Anadolu’ya gelmiş diğer seyyahların anlatısından oldukça farklı.

Bütün bunlara, o zamanlarda geçen bir tarihi kurgu yazmakla mükellef olmamı ekleyin. Bir de berrak bir seyyah kitabının bu denli etkileyici olacağını tahmin etmemiş olmanın verdiği heyecanı… Daha ne olsun?

AKSU BORA

Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme / Barış Bıçakçı

Ölmüş annesini edebiyatla yatıştırmaya çalışan kadın hakkındaki hikâye nedeniyle diyecektim, eksik kalacağını fark ettim. Yazar metni eksilttikçe okurun daha çok konuşması gerekiyor olabilir.

İlk hikâye “Yüz Yirmilik Keçeli Kalem Takımı” olsaydı, daha kolay olurdu. Bütünlük arayışı derdik, hepimizin derdi. Ama yazar öyle yapmamış işte, öteki çocukla başlamış, arkasından o koca seramik panoyu tamir eden anneyle oğul; keçeli kalemler ancak ondan sonra.

Yine de keçeli kalemlerdeki şu cümleden girilebilir sanki: “Resimde bütünlüğe ulaşmak istiyorsan, derdim, boşluğa tahammül etmen gerek.”

Escher’in yaptıklarında da vardır bütünlük, değil mi? Mozaikler gibi, her şekil birbirini tamamlar, iç içe geçerek devam eder. Boşluklar ve desenler. Mozaikler sonsuza kadar aynı deseni tekrarlayıp dururlar, Escher dönüşümü gösterir – evlerin insanlara, satranç taşlarına, arıların balıklara…

Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme’yi defalarca okumama, çok sevmeme neden olan şey buydu sanırım: Bütünlük arzusunun ölüm gibi bir şey olmadığını göstermesi. Çakırdikenleri, hayatta kalabilmek için gülümseyen kız, keçeli kalemler, Alaattin, iri yarı çocuk… Birbirlerine dönüşürken hayatın devam etmesi. Hayatın öyle bir şey olması.

ALİ AKAY

Quelques réflexions sur la philosophie de l’hitlérisme / Emmanuel Levinas

Bilinçli olan her şey kendine değil dünyaya dönüktür.
Emmanuel Levinas

1934 yılından kalma “risale” gibi bir “kitabın” bugün çok güncel bir vaziyette olduğunu düşünüyorum. Okumak bugünü düşünmek için yararlı, kanımca. Emmanuel Levinas’ın Quelques réflexions sur la philosophie de l’hitlérisme adlı kitabı bu ( “Hitlerizmin felsefesi üzerine bazı Refleksiyonlar”). Bugün bilhassa Avrupa içinde, Fransa’da, Almanya’da ve Avusturya’daki neo-Nazi hareketleri haberlerde gördüğümüz zaman insan “Neden?” sorusunu sormaktan kendisini alamıyor. Bu ilkel güdüler bugün neden tekrar gündeme gelmekte? Levinas çok hızlı bir şekilde ne olmakta olduğunun farkında olan biri olarak “Hitlerizmin” felsefesinin ilk ve ilkel bir yaklaşımla yapılmış olduğunu vurguluyor.

Temel Güdüleri (iç güdüleri de olabilir) iten zavallı bir laf kalabalığıyla kendisine yer açıyor. “Alman ruhunun” gizli kalan nostaljisini körüklemekten başka bir şey yapmıyor. Bu bir bulaşıcı durum olarak toplumsal alanda ilkel duyguları tetiklemeyi biliyor. Ve bu anlamda da bir o kadar tehlikeli bir ideolojiyi yerinden çıkarıp açıkta duran yerlere doğru taşıyor. Yenilginin gücünü yengiye çevirmeye çalışacak olan vaatlerle iş görmeye çalışıyor. O gün Komünistler, Yahudiler, Eşcinseller, Çingeneler derken bugün göçmenler, yabancılar ve bilhassa içlerinden Müslümanlar ve Afrikalılar (Kuzey veya Kara Afrika) yeni tehlike olarak ilan edilmiş vaziyetteler. Bu tip güdüler sadece Batı toplumlarına değil birçok Ortadoğu veya Asya toplumlarında da söylem olarak kendisine yer buluyor. Ruslar veya Çinliler için Müslümanlar, Araplar için Yahudiler vb. isteyen istediği özneyi bu söylemin içine yerleştirebiliyor.

Bu tip felsefi bir yaklaşım uygarlığı hedefliyor, ilkel güdüleri ayağa kaldırarak. Saldırı, şiddet, dövme veya öldürme pratiklerini nefret ile birleştirmesini bilebiliyor. Buradan da anlaşılabileceği gibi etnik veya dini saldırganlık pratiklerini kurban psikolojisi içinden geçirerek sağlıyor. Naziler Yahudi ve hatta Hıristiyanların inancına karşı çıkmaktaydılar. Bugün yine dini duygular bu şekilde kendi karşıtlarına karşı nefret duygularını yakalamayı başarabiliyor. Medeniyet karşıtlığı burada kendisine etraflı bir alan sağlayabiliyor.

Özgürlük bir kavram ile yerini burada alabiliyor; ama buradan anlaşılan aynı şey değil. Hızlı bir şekilde kendi özgürlüklerini arayanların eylemlerinin açtığı felaketlere çare bulmak için, ileride imkânsız hale girildiğinde, iş işten geçmiş oluyor tabii. Çaresizlik öne çıkıyor. Düşmanlık bilenmiş bir vaziyette arenada yerini aldığında tam da el kol bağlı kalınabiliyor. Herkes kendi hak ve özgürlüğünü karşısındakini yok etmek üzere kurgulayabiliyor.

Levinas, Yunan tragedyasından örnek olarak Herakleitos’u öne çıkardığında, şeylerin ebedi akışkanlığı öne çekilmekte; çünkü artık silinemeyecek bir geçmişin getirdikleri hem şimdiki zamanı hem de geleceği belirlemekte. Tamir edilemeyene gelmemek lazımdı! Öne çıkan artık, akıl tutulması veya ideolojik bir kaza değil, “kötülük” olmaya başlıyor. H. Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” olarak adlandırdığı duruma varılıyor.

ALPER ZORLU

Bunu Herkes Bilir: Tarihteki Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar /  Emrah Safa Gürkan

İleride pek bir işime yaramayan başarılarla dolu öğrenciliğimde Tarih dersi benim için sadece geçer not almanın yeterli olduğu, can sıkıcı bir dersti (Resim-İş dersiyle birlikte). “5 alsam yeter” diyordum, öyle de oldu.

Tarih okumaya heves etmem AFA Yayınları’nda çalışmaya başladığım 20’li yaşlarımın başına denk geldi. “Aa,” dedim, “ne kadar zevkliymiş tarih okumak!” Araya küçük bir anekdot: Cağaloğlu’ndaki Sıhhiye Han’ın merdivenlerinden çıkarken ve telefon açtığında önce kahkahası duyulan İlber Ortaylı’nın kitaplarının da etkisi oldu. İlber hocanın sonraki gidişatı malum…

Sonraları kimisi işim nedeniyle (musahhihim; düzeltmen de diyorlar), kimi de peşine düşüp seçerek okuduğum kitaplar arasında tarih kitapları da bir yer kapladı. Tabii gezi kitapları, anı ve otobiyografiler de…

Bize birçok şeyi olduğu gibi tarihi de “sevdirmek” yerine “öğretmek” amacını güden milli eğitimden uzaklaşmanın bir yolu da çocuklara ve gençlere okumayı sevdirecek kitaplar. Çizgi romanların, Teksas Tommiks’lerin bu konudaki payına her zaman inandım. Popüler kitapların, tabii onları da seçerek okuduğumuz sürece bunda etkisi büyük.

Emrah Safa Gürkan, radarıma artık ayrı olduğu YouTube kanalı Flu TV’deki popüler, eğlenceli videolarıyla takıldı, sonrasında kitaplarını aldım. Matrak fakat konusuna hâkim üslubu beni cezbetti.

Biz yetişkinler bir şekilde ne okuyacağımıza karar verip ilgilerimizin peşinden gidiyoruz, ancak çevrenizdeki ortaokul/lise çağındaki gençlere gönül rahatlığıyla önerebileceğiniz bir kitap Bunu Herkes Bilir.

Başka memleketleri bilmiyorum ama bizde tarihe genellikle bugünün kavramları ve yargılarıyla, tekil olayların birbiriyle bağlantısı yokmuş gibi, daha da fecisi, ideolojik gözlüklerle bakmak oldukça yaygın bir davranış. Bunu Herkes Bilir, tatlı tatlı bu kötü alışkanlıkların üzerine giderek tarihe bakmanın doğru metodolojisinin ne olduğuna dair sağlam bir fikir veriyor. Olayların ve kavramların ilişkilerini kurarak bakış açımızı daha geniş tutmamıza yarayan bir metot öneriyor ele aldığı konularda. Daha girişinde, Osmanlı’nın yıkılmasının nedeniyle ilgili bölümde, 6 yüzyıl sürmüş bir imparatorluğun yıkılmasının tek bir nedene indirgenmesinin kimi ideolojik kamplar için son derece kullanışlı, fakat yanlış olduğunu gösteriyor.

Bunu yaparken de eğlenceli olmakla kalıp kesinlikle sığlaşmıyor. Bir Cemal Kafadar kitabı değil elimizdeki, ancak bilhassa gençler için gayet faydalı bir kitap olduğu kesin.

Büyük tarihçimiz, merhum Halil İnalcık’ı da anmadan geçmeyeyim. Elinin değdiği yer yeşermiş anlaşılan. Emrah Safa Gürkan da Bilkent’te onun rahle-i tedrisinden geçerek yüksek lisans tezini vermiş.

Dileğim, popüler olup TV’lere çıkan bazı hocalar gibi sonradan ayarının kaçmaması, bu sevimli tarzını koruyarak üretimine devam etmesi.

(Eğlenceli derken de şunu kast ediyorum…

ANDREW FINKEL

The Annotated Arabian Nights: Tales from 1001 Nights /  Yasmine Seale

Mızıkacağım, en azından baştan itiraf edeyim: Yasmine Seale’ın yeni 1001 Nights (Binbir Gece)çevirisini henüz okumadım. Savunmamı, kitabın postadan henüz gelmiş olmasına dayandırabilirim gerçi. Şimdilik 700 küsur sayfayı şöyle bir tarayarak kitapla birkaç saat geçirebildim ama biliyorum ki çok daha fazla vakit harcayacağız birlikte. Seale’ın dilinin ritmi bilhassa dikkat çekici – orijinal metnin şiirsel dilinin hakkını veriyor ama günümüz okurunun hiç de zorlanmayacağı bir tonda yapıyor bunu. Taşıdığı bilgelik bir yana, bolca resimlendirilmiş bir cilt. Çizimlerin çoğu Binbir Gece’nin Avrupa’daki eski basımlarından; ama asıl altı çizilmesi gereken, Seale’ın kendi sanat işi – Edward Lane’in 19. yüzyıldaki çevirisinin sayfalarının üzerine çalışılmış, ustalıklı kolajları. Kitapta bir de, her fırsatta başvurduğum, The Arabian Nights – A Companion (Binbir Gece Masalları – Bir Kılavuz) yazarı efsanevi Robert Irwin’in sonsözü yer alıyor.

Seale’ın kitabının tam ismi The Annotated Arabian Nights(Açıklamalı Arap Gece Masalları). Ancak bir değerlendirme yazısı paylaşımına cevaben yazdığı sinirli bir tweet’te, yazar İngilizce konuşulan dünya için – 1001 Gece’nin değil de–  bu ismin geçerli olduğuna dair yanlış inançlara sahip (kısmen Edward Lane ama özellikle Walt Disney yüzünden) yayıncısına itiraz ediyor ve “yeni baskıların özelliklerinden biri de elbette, okurların metin hakkında bildiklerini zannettiklerinin üzerine yeni ışıklar tutmaktır” diyordu.

Ben Binbir Gece ile Sir Richard Burton’ın çevirisiyle tanıştım; anne-babamın evinde bir kitap rafını orantısızca kaplamışlardı. II. Abdülhamid’e yatmadan önce bir paravanın ardından Sherlock Holmes’ün maceralarının okunduğunu öğrendiğimde, kışkırtıcı ve asla bitmeyen bir hikâyeyle despotun dikkatini dağıtma ve kalbini yumuşatma fikrini yeniden keşfedecektim…

Son önemli Osmanlı sultanının dünyanın ilk özel dedektifi ve yaygın popüler kültürün erken kahramanlarından Sherlock Holmes’ta Kral Şehriyar gibi kendi Şehrazad’ını bulmuş olması, kanaatimce tasarladığım bir kurmacayı bağlamak için yeterince sağlam bir çapaya benziyordu. İkinci Eş Serüveni romanımın kökeni buraya dayanır – ki halihazırda Türkçesi bulunuyor, hayli değişmiş ve resimlenmiş İngilizce baskısı da yeni yılın başlarında çıkmış olacak.

Ne gariptir ki, şu an önümde bir de William S. Baring-Gould’unThe Annotated Sherlock Holmes’ü duruyor! Özellikle önerdiğim bir kitap değil. Kılı kırk yaran bir çalışmadır: Hikâyeler, şaşırtıcı bir şekilde, kurmaca Dr. Watson’ın yazdığı varsayılan sırayladır; Sir Arthur Conan Doyle’un gerçekte The Stranddergisinde yayınladığı sırayla değil. Bereketli açıklamalar, akademik de olsa, İncil ilminin takva havasını taşır. Sherlock Holmes’e kurmaca değil gerçek muamelesi yapmanın kendisi neredeyse bir bilgi komikliği. Erbapları için eğlenceli olsa gerek ama biz Holmes’ün dışarlıklı meraklıları için yorucu olabilir. Bir Elvis taklitçisi gibi, pek yetenekli olsa da herkes bunu göremiyor olabilir. Bu eleştirilerim, Seale’ın Binbir Gece’si için geçerli değil; onun çalışması asıl metni hem erişilebilir kılıyor hem de ilgi çekici.

Elbette bu eseri cazip kılan sadece 1001 hikâye fikri değil; o hikâyelerden kurulan yapıdır. Şehrazad bir tereddüt üstadıdır; hikâyeyi sonsuza kadar dalgalandırır ama şafak vaktinde, merakından dokuz doğuracak asil kocasını, devamında ne olacağını bilmez halde bırakıp durdurmayı bilir. Böylece o da karısını gerdek gecesinin ardından öldürme alışkanlığını erteler, boynuzlanmaktansa zalim bir kurnazlığı benimser, “Hükümdar, hikâye bitene dek canını bağışlamaya ve ertesi gün onu öldürmeye karar verir”, kendini tutar. Şehrazad, hayatta kalabilmek için anlatmaya devam eder, hikâye bir diğerinin, bir diğerinin içine gömülür ama yapımcıların bir sezon daha uzar diye anlatıya uygun bir sezon kapanışını aklına getirmediği, fenalık getirten diziler gibi değil. Bu üst-anlatının bir sonu var ve aslında her an bitebilir – kurmaca bir kenara, hükümdarın bunun bir aldatmaca olduğuna uyanmasına bakar ve intikam arzusu veya aldatılma korkusu da dinmiş olur. Oysa ne zamandır ihtiyaçlarımız hikâyelere dar geliyor?

“Bu hikâye [Binbir Gece] bir hikâyenin sahip olması gereken her şeye sahip. Cinsellik, ölüm, ihanet, intikam, büyü, mizah, coşku, nükte, sürpriz ve mutlu son,” diyor romancı A.S. Byatt. Bütün bunları ana karakterlerinin yataktan kalkmasını bile gerektirmeden becerdiğini de ekleyebilirmiş.

ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE

Öyküler / Gabriel Garcia Marquez
Birinci Tekil Şahıs / Haruki Murakami

Genelde romanları öykü kitaplarına tercih eden biri olmama rağmen 2021’de severek okuduğum kitapların çoğunluğu öykü derlemeleriydi. Yazarın ölümünden sonra yayımlanan eserleri, fizik ötesi bir diyardan duyulan sesler gibi etkileyiciliği oluyor. Gabriel Garcia Marquez’in Öyküler kitabı öyle bir his bıraktı. Zıtlıkları ele alışı, okurun hiç beklemediği anda ters köşe yaparak bir anda başka bir boyuta geçmesi – ve bununla öykülere tahmin edemeyeceğimiz bir derinlik vermesi, Garcia Marquez’i benzersiz kılan özellikleri. Öyküler Carme Solé Vendrell tarafından resimlendirilmiş, bu da bence kitabın tek kusuru çünkü resimler öykülere bir değer katmıyor ve esere bir çocuk kitabı havası veriyor, ki tahmin edersiniz ki bunlar kesinlikle çocuklar için yazılmış öyküler değil! Buna rağmen bu yıl okuduğum en güzel kitap.

2021’de severek okuduğum bir diğer kitap Haruki Murakami’nin Birinci Tekil Şahıs adlı öykü derlemesiydi. Murakami’nin son romanlarını imge karmaşası içinde ve sonları bağlanmamış bulduğum için eleştiriyordum; aşırı göndermeli ve gereksiz imgelerle dolu romanlarını artık fazlasıyla birbirine benzer bulmaya başlamıştım. Öyküleri taze bir nefes gibi geldi. Yılın en ilginç kitaplarından biri.

ASUMAN SUSAM

Âşık Kadınlar /  Elfriede Jelinek

Bir edebi metnin değerini diliyle bize ne yaptığı belirliyor. Bu yıl okuduğum iyi metinler içinde diliyle güçlü bir biçimde ayrışan, okurunu sarsarak, hatta bunu acımasızca yaparak, dönüştürme isteği taşıyan Elfriede Jelinek’in Âşık Kadınlar romanı oldu. 1975 yılında yayımlanan roman bizde ilk defa 2000 yılında, Sevdalı Kadınlar adıyla, Melda Ağırbaş’ın Türkçeleştirmesiyle Gendaş’tan yayımlanmış. Bir yirmi yıl sonra bu kez İthaki Yayınlarınca, Anıl Alacaoğlu’nun Türkçeleştirmesiyle, benim gibi ilk basımı ıskalayanlar ve yeni kuşaklar için harika bir keşif fırsatı olarak yeniden basılmış. Girişteki “Çevirmenin Önsözü”, Jelinek’le ilk kez bu metinle karşılaşacaklar için iyi bir okuma rehberi, aynı zamanda Türkçeleştirme sürecine ve kaynak metne dair çevirmenin dikkatli özeninin işareti olarak düşünülebilir. 

Piyanist romanı ve uyarlanan filmiyle daha çok bildiğimiz yazar, Avusturya’nın ve Almanca edebiyatın dikkat çekici, başarılı ve tartışmalı isimlerinden biridir. Almancanın birçok önemli ödülüne değer görüldükten sonra 2004 yılında Nobel’in de sahibi olmuştur. Marksist feminist bir yazar olarak metinlerindeki kışkırtıcı, yabansı sertlik, yüzleşmeye dair saldırgan sayılabilecek rahatsız edici tarzı, müstehcenliğin, argonun, vandal tutumların sergilenme biçimiyle ülkesinde özellikle çok fazla eleştiriye maruz kalmış yazar, Âşık Kadınlar’da da bu tutumundan vazgeçmemiş. 

Otobiyografik deneyimlerini edebi metne dönüştürme konusunda da çekinceleri olmayan yazar bu romanıyla hegemonik erkekliğin ve kapitalist sistemin sinir uçlarına en sert dokunuşları yer yer pornografik yer yer arogan bir söyleyişin içinden yapmayı denemiş. Bu kadarlık anlatım özelliğinden anlaşılacağı gibi arınmaya doğru, özdeşleşme duygularıyla onu yükselten bir metin karşılamaz okuru. Anlatının yer yer tahammül sınırlarını zorlayan yabanıl sertliği okuru duraklamalı bir okumanın içine itebilir. Kısa bölümlerden oluşan parçalı yapı sanki bunun içindir. Adından aşk temalı bir roman düşleyenler için aldatıcıdır yapıtın adı. Aşksızlık, sevgisizlik, neredeyse her türlü şiddet biçimine bulanmış duyarsızlık, hatta nefret bu romanın duygusal atmosferine hâkimdir.  Oyun yazarı ve şair de olan yazar, tüm bu türlerden deneyimlediği dil bilinciyle olağanüstü etkileyici bir üslupla içerikteki sert eleştiriyi görünür kılmıştır.

Roman yazarın sosyoekonomik dinamiklerini, kültürünü çok iyi bildiği, fabrikalarla örülü bir taşra kasabası ve yakınlarındaki orman köyünde geçer. Buradan iki kadın Birigitte ve Paula’nın paralel hikâyeleri tematik ortaklıklar üzerinden birbirine ilmeklenmiştir. Hikâyeleri farklı gelişse de bu iki kadın, kendi geleceklerini kurtarmak, bir yaşam kazanmak, sosyoekonomik açıdan yükselmek ve içinde bulundukları kapanlardan kurtulmak için evlenmek isterler. Roman bu evlilik hedefi üzerinden ilerler. Yol boyu da cinsellik, istismar, şiddet, cinsler arası, kuşaklar arası çatışma, bunların ardındaki ekonomik, toplumsal, geleneksel nedenler tartışmaya açılır. 

Muhafazakâr, kapalı, ataerkil koşulların kıskacında bir toplumsallığın içinde, zor ekonomik koşullar altındaki kadınların var kalma mücadeleleri özellikle ataerkil bir dilin ve davranış, düşünüş kodlarının içinden verilmiştir. Bu dil ve anlatı stratejisini özellikle seçmiş, çok itirazlı düşüncelerle bir okuma biçimini öncelemiştir yazar. Bu hem ekonomik hem ataerkil hegemonik söylemin ve rıza kültürünün kadını nasıl nesneleştirip, yoklaştırdığını, toplumdan özne olarak sildiğini göstermek için seçilmiş bir yoldur. Kahramanlardan birinin evlilik hedefine vardığı, diğerinin anne yazgısını tekrar ederek düşkünleşip evliliğini ve çocuklarını kaybettiği bu romanda aslında kazanan hiç kimsedir; çünkü olan biten her şey üretim ilişkileri, cinsellik, toplumsal roller, kamusal ve özel alan temsilleri açısından hegemonya heyulasının fasit dairesinin içinde gerçekleşir.

1970’ler Orta Avrupa’sında kadının yerinin üretim ilişkileri, bedenleri, üremeleri, cinsellikleri üzerinden yapısökümüne uğratan  ve toplumsal ikiyüzlülüğün özellikle çalışma özgürlüğü, çalışmanın işlevselliği, evlilik kurumu kavramları içinden çözümlendiği roman, bu dar alanında anne kız çatışması, kadınlar arası rekabet ve kıskançlık, kadın ve erkeğin özel ve kamusal alandaki eşitsiz temsili, kadınların nesneleştirilmesi, uğradıkları şiddet ve aşağılanma, hamilelik, annelik, evlilik dışı ilişki ve evlilik dışı çocuklar gibi hâlâ sorun olmaya devam eden önemli konuları da tartışmaya açar.

Bunu ironinin tüm olanaklarını kullanarak yapar. Metinde her ne kadar adlarıyla anılsalar da herhangi iki kadının temsili olan ve bu nedenle de anonimlik taşıyan tipler, onların zihinlerine de girebilen bir anlatıcıyla varlıklaşırlar. Huzursuz edici, tuhaf dilli bu anlatıcı, asıl okurların zihinlerine girip oradaki ikiyüzlülükleri yıkmak için onca sözü kurar. Bunda da başarılı olur. Okurun aktifliğinin de sınandığı, kuvvetli, dönüştürücü bir feminist edebiyat örneği Âşık Kadınlar.

Seçkinin devamı linkte,

https://t24.com.tr/k24/yazi/2021-e-sayfalar-arasindan-bir-bakis-o-kitap-cunku-i,3515