
Çiçek Bar, açıldığı 1985 yılından bu yana, birçok sevinçlere ve hüzünlere sahne olmuştur. Oranın müşterisi olup da onlarca hatta yüzlerce anısı olmayan yok gibidir. Ben en çok yağmurlu havalarda gitmeyi sevenlerdenim. Kapıdan içeri girdiğim anda, üzerime farklı bir rahatlık çöker, kendimi sağlam ve güvende hissederdim. Hani baba ocağının avlu kapısından içeriye adım atmak gibi bir şeydi. O gün olmasa bile tüm mesleki arkadaşlarını, başka bir zamanda da olsa mutlaka Çiçek Bar’da görürdün. Birbirini iki gün görmeyenler öyle bir sarmaş dolaş olurlar ki zannedersin kırk yıldır görüşmemişler. Sanki bu atmosferi Çiçek Bar yaratırdı.
Kendine has çaldığı müzik, barın bulunduğu köşe, girişteki vestiyer. Bir köşeden sürekli hepimizi gözleyen “Selvi Boylum Al Yazmalım” afişi, afişin tam ortasında veya masalardan birinde Atıf Abi. Çiçek Bar’ın her şeyini severdim ama hepimizin üzen olayları da orada yaşardık. Akşam oturup yiyip içtiğin arkadaşını ertesi gün defnedersin. Aynı akşam Çiçek Bar’a dönülür ve kaybettiğimiz arkadaşımızı gözyaşlarımızla anardık. Doğum günlerimizde de acı günlerimizde de orada olurduk. Biz yine de mutlu anlarda kalmaya çalışalım.
Yeşilçam’ı, sanat ve iş dünyasını bir araya getirmeyi başarmış çok özel mekânlardan biridir. Özellikle de biz Yeşilçamlıların ayrılmaz bir parçası olmuştur. Zaten kurucusu olan Arif Abi (Keskiner) attığı her adımda ve bulunduğu tüm ortamları anında çiçek bahçesine dönüştüren çok değerli bir yazar ve tepeden tırnağa sinemacıdır, bir de üstüne üstlük Allah’ına kadar Adanalı ve dolayısıyla can hemşehrimdir.
O yıllarda birçoğumuzun menajer diye bağlı olduğu kişi veya kurumlar yoktu. Kendi pazarlığımızı kendimiz yapar, öyle sözleşmeye falan da çok önem vermezdik. Tabii ki neticede patronlar kazanır ve biz sürekli kazananların ardından nal toplardık. Doğal olarak da iş görüşmelerimizin yüzde sekseni burada yapılırdı. Bir yapımcının yeni bir projeye başlayacağını da burada öğrenirdik. Tabii ki bu dediğim tüm yapımcılar için geçerli değildir, bunu da belirtmekte yarar var. Film çekmeye karar veren patronun içki ikramları genişler ve geçici de olsa yüzüne ruhani bir hava gelir, o hava da birçoğumuzu içine çekerek ruhumuzda derin girdaplar oluştururdu. O girdap içkide sınırları kaldırır ve sen o yapımcıyla gerçekten dost olduğunu sanarak tüm şartlara evet dersin. Aslında o bir yapımcı değil, senin anan baban, özetle yeryüzündeki seni en çok seven kişidir. Bu sevgi gün doğumuna yakın saatlerde Zuhal İşkembecisi’nde son bulurdu..
Sabah olup uyandığımızdaysa yeni bir işe evet demiş olmakla kalmaz, hiç düşünmediğimiz bir paraya da evet demiş olurduk. Neticede Çiçek Bar’ı çok severdik. Bırakın patronlarını, personeli bile bizim ailemiz kadar yakınımız ve hepimiz için çok önemliydi. Üst üste iki gün gitmezsek canımız sıkılır, ruhumuzu derin bir hüzün kaplardı. Orası bizim için neredeyse sıcak bir aile ortamı ve dertlerimizi artı düşüncelerimizi paylaştığımız, özlemiyle yanıp tutuştuğumuz bir ana kucağıydı. Öyle bir mekân ki masalardaki tüm müşteriler neredeyse birbirini yakından tanırdı. Tanışmayanlar olsa bile, kısa zaman sonra ahbaplık, arkadaşlık kaçınılmaz olurdu. Arkadaşlar arasında mutlaka kavgalar tartışmalar da olurdu ama buna paralel olarak da şiir günleri, anmalar, acıları paylaşmalar olduğu gibi, dara düşenlere yardım ve dayanışma organizasyonları da yapılırdı.
Bir arkadaşımız ameliyat mı olacak, tedavi mi görecek, hemen doktorlar ayarlanır hastanede yatacak yer bulunurdu. Kısacası bir anlamda sanatçıların tedavi merkezi gibiydi. Ankara’ya işi düşenlerin de yolu mutlaka Çiçek Bar’dan geçerdi, nasıl geçmesin ki… Müşterileri arasında bakanlar, başbakanlar, milletvekilleri, hatırı sayılır iş insanları, ülkemizin en ünlü hekimleri ve spor dünyasının yıldızları da vardı. O kadar çok gazetecinin uğrak yeri olmasına rağmen hiçbir şekilde orada yaşananlar dışarıya yansımaz ve oradaki dostluklar, arkadaşlıklar olumsuz biçimde servis edilmezdi. Çiçek Bar’ın kendine has böylesine güzel kuralları vardı. Bu kuralları da kimseler koymamış, kendiliğinden oluşmuştu.
Çiçek Bar’a gitmemiz için illa ki cebimizde para olacak diye bir şart yoktu. Mekânın hepimizin bildiği çok güzel ve özel ciltli bir veresiye defteri de vardı. Bu defterde adımızın yazıyor olması bizler için gizli bir gurur kaynağıydı. Çiçek Bar’da kredisi olanın her yerde kredisi olur anlamına gelirdi, tabii ki biz böyle düşünüyorduk ama Arif Abi ne düşünüyordu onu bilemeyiz ve bilmek de istemezdik. Birçok sanatçının hayatında veresiye yazdırmak çok modaydı. Zaten sanatçı dediğin de biraz modaya uymasını bilmeli. Ev kirasından bakkal borcuna, terziden berbere, taksiciden lokantaya, say say bitmez. Veresiye bırakmayı içinde bulunduğumuz sistem böyle öngörmüştü. Zaten bu mesleğe ilk başladığım yıllarda ilk öğrendiğim şey buydu. “Madem ki sanatçı olmayı seçmişsin aç kalmayı da öğreneceksin”. Aslında kimi patronların süsleyip ortaya attığı atasözüydü bu. Onlar sanatçının hakkını gasp ederken bizlere de çile çekmeyi öngörüyorlardı. Bilmedikleri tek şey ise bizlerin de bu sömürünün farkında olduğumuzdu. Bunun en güzel örneği ise, 1977 yılında sanatçıların Ankara yürüyüşüydü. Tüm sektör çalışanları bir araya gelmiş ve Çankaya kapılarına dayanmıştık. Solcu abilerimizin önderliğinde yollara düşmüştük. Siyah paltosu ve kırmızı atkısıyla Komünist Arif (Keskiner) her zaman olduğu gibi yine başı çekiyordu…
Arif Abi’min aslında çok sevdiği bir hikâyemiz vardır. Biraz abartarak anlatalım da hatırlayalım. Çiçek Bar bizlerin olduğu kadar küçük dostlarımızın da kabul edildiği bir mekândı. Koza adında bir Dalmaçyalı köpeğimiz vardı. Bir gün akşam aldım bara götürdüm, tam içeri gireceğim kapıda Arif Abi’mle karşılaştım. Dalmaçyalıya şöyle bir baktıktan sonra “Hayırdır kirve onu içeri sokmayı düşünmüyorsun inşallah?” dedi. “Dayı”, dedim, “şimdi şu kapıya Ajda Pekkan fifisiyle gelse içeri girebilir mi giremez mi?” Dayım şöyle bir Koza’ya bir bana baktıktan sonra, “Tamam lan Allahsız, geç ama masalara dalmasın.” İçeri geçtik, köşedeki masalardan birine yerleştik. Masada kimler yok ki. Kadir Abi, Kemal Sunal, Zeki Ökten, Rutkay Abi, Şerif Gören, Sevda Ferdağ.. Başkaları da var ama şu an aklıma gelenler bunlar. Koza baş köşeye kuruldu. Kadir Abi oğlumun sevdiği yiyecekleri sordu ve siparişi verdi. Oğlum pazı dolmasından kaşarlı tosta kadar ne varsa yalayıp yuttu. Ne kimse rahatsız oldu ne de oğlum., işte böyle bir yerdi Çiçek Bar…
Bir gün Tunç Başaran Abim aradı, “Mendo hazırlan bir ay sonra filme başlıyoruz” dedi. Yapımcının da Arif Keskiner/ Çiçek Film olduğunu öğrendiğimde de keyfime diyecek yoktu. Bara olan borçlarım iki yıldır ödemediğim için bir hayli birikmişti. Fırsat ayağıma gelmiş, borçları sıfırlamak için önemli bir şans yakalamıştım. Kemal Demirer’in güzel bir kitabıydı. Filmin adı “Piano Piano Bacaksız”. Hem güzel bir filmde oynamış, hem para kazanmış hem de borçlarımdan kurtulmuştum. Arif Abi hak ettiğim parayı fazlasıyla ödemiş yine abiliğini göstermişti.
Arif Abi Çiçek Bar’ı devrettikten sonra en fazla üç beş kez daha gitmiştim. Arif Abi başında olmadıktan sonra, özetle bizim için orası bitmişti. Gidenler oldukça azalmıştı. Dostlarımızın birçoğu ölmüş, geriye kalanlar yaşlanmıştı. Çiçek Bar’ı çiçek yapanlar olmayınca, tüm çiçekler solmuş, bizlere de doyumsuz güzel anılar kalmıştı. Bazen düşünüyorum da, Çiçek Bar olmasaydı biz nerelere gider neler yapardık, gerçekten bilmiyorum. Bildiğim tek şey orada yaşadığım her şeyi hâlâ çok seviyorum. İyi ki varsın, hayatımıza dokundun Çiçek Arif, canım abim. Yüreğinin tam ortasından öpüyorum.
(ARİF KESKİNER, “Akşam Çiçekleri / Sohbet Tadında Çiçek Bar Hikayesi”, Söyleşi: HÜMEYRA ERDOĞAN, Literatür Yayınları, 2023)
