
Kalıyor muydu yoksa gidecekmiş gibi mi yapıyordu?.. Bu soruyu, düşüncelerimden alıp duygularımın karmaşık örgüsüne düğümlememek için çokça çeliştim kendimle… Ömrümün final sahasında temposuz atışlara başlarken kalbim, bu kısır sorgulamanın hiçbir faydasını görmediğimi anladım… Sonuçta o gitmişti, gelense; dokunulmazlığı baki olan hatıralarıydı.
Annem ve ben ve de diğer sevdiklerim / sevemediklerim… Sanki sürgündeymişiz gibi havasını emdiğimiz, suyunu içtiğimiz, tozunu toprağını yuttuğumuz ve beton kütleleriyle imiğimizin sıkıldığı bu gezegen, sahte yaşanmışlıkların da dadandığı, geçmiş zaman kipi eklenmiş bir gerçekti… Ve bazı gerçeklerin hazin şiddetini; bizi doğuran varsıl gönüllü kadını, adı mezar olan bir çukura yatırıp toprağa emanet ettiğimiz zaman hissettim… İşte o andan itibaren, içimde ne kadar çocuk kalmışsa hepsini bu satırlarda birikmeye çağırdım… Gelen geldi, gelmeyenleri de; beni dokuz ay on gün karnında ağırlayan genç kadının öfkeli anlarında ağzından kaçırdığı, “Kör olasıcalar!” ve “Sizi gidi fallikler sizi!” gibi ağır (!) laflarla gıyaben azarladım… Belki de benmerkezci bir tasa hâkimdi bu tavrıma. Son yıllarda o kadar çok çocuk kaybolmuştu ki içimde, yavaş yavaş eksilerek kuruduğumu bile fark edememiştim.
***

Annemin dişleri arasında çiğnenip ezildikçe içime işleyen damla sakızının kokusu; harbi, sahici ve sevgi yüklü ilk kertesi oldu çocukluk yıllarımın… Bir dilim ekmeğe sürdüğü kuru soğan katkılı salçanın lezzetiniyse, ömrüm boyunca hiçbir sofrada bulamadım.
Keşke büyümez olsaydım; o zamanlar ilk tüylerine kurban olduğum sakalım çıkmaz olsaydı!.. Annemin eteklerine yapışarak yürüdüğüm, ayaklarında sallanarak uyuduğum ninnili günlere tutunup kalsaydım!.. Beşiğim, yatağım olmaya devam etseydi keşke!.. Takım elbiselerimin içinde kahrolacağıma, minicik tulumumun naif ruhuna saklanıp bulunamaz olsaydım kötü mü olurdu?
***

Anne, baba ve beş evlat… Biz sönmez bir aileydik ve hayatın doğal döngüsü içinde sayıca çoğalmaya başladık. Evlilikler, evlatlar, torunlar ve onların bebeleri… Bir de baktım ki, nüfusumuz arttıkça çözülüyoruz. Ailemizin soy ağacına takılan bireyler (ki ben de dahil) kendi arayışları içinde sorumluluk üstlenip gelişen ebeveynlere dönüşebilme kaygılarındayız… Ve bu evirtik haller oluşunca, doğal olarak düşüncelerimizin dolgusu değişti; ısımız düştü, duygularımız üşüdü, titredi, nihayetinde yeni sıcak yuvalara doğru dağılma başladı.
Fakat yine de, aile bağlarını sıkı tutacak bir güce veya köklere ihtiyaç duyduk… Ve bu süreçte fark ettim ki, bir çınar ağacı 90 yıldır bükülmeyen gövdesiyle, dallarıyla hepimizi kucaklayıp esirgeme çabalarına devam ediyordu. Fakat ilahi güçler (isteyen kozmik de diyebilir) onu, aylarca kemiren dayanılmaz ağrılarına rağmen hiç sızlanmadığı hasta yatağından alıp toprağına kavuşturdu.
***

Annem, canım annem ve her daim annem!.. Bir türlü tamamlayamadığın o yarım gülüşünü (ki bu eksikliğin sebepleri bende saklı) yazmaya kalkışsam; kaç roman, kaç hikâye, kaç şiir, kaç hayat eder, bilmez miyim?
Şansel Sönmez… Çiçeklerinle onların diliyle konuşup anlaşır, zaman zaman da ağlaşırdın. Şimdi, sınırsız doğa aşkınla can kattığın balkonundaki bütün saksılar, dökülmüş ve kurumuş yapraklara mesken oldu. Çünkü bu yıl, ilkbahar haddini aşıp sonbaharı da getirdi yanında. Seni hangi mevsimin yağmurlarında kaybettiğimizi bile anlayamadım… Ah, bir umabilseydim döneceğini; emin ol, o güzel ellerinle cennete benzettiğin yerdeki bütün çürümelere kafa tutar, “Kudret’in” ölünceye kadar beklerdim seni annem!
