Hayatın kaosu içinde her sabah aynı kupadan kahve içmek ya da sağ ayakla evden çıkmak “Ben hala buradayım ve kontrol bende” demenin en masum ve en insani yolu olabilir mi acaba?
Hepimizin, fark etsek de etmesek de rutinlerimiz ve ritüellerimiz olduğuna eminim. Buna takıntı ya da obsesyon demeye dilim varmıyor çünkü tanıdığım psikiyatr ve psikolog arkadaşlarım hemen etiket yapıştırmaya sıcak bakmıyor.
Bense teşhis koymayı sevenlerdenim. Gelin buna anksiyete döngüsü diyelim ve devam edelim…
İtiraf etmekte sakınca görmüyorum… Benim de bu tür anksiyetelerim vardı. Öğrencilik yıllarımda ders başarısına büyük önem verirdim; özellikle üniversitede bu tempo hiç kesilmedi.
Başarılı derslerimin kitaplarıyla, daha az başarılı olanlar asla üst üste durmazdı. Az başarılı kitapların iyi olanları kötüleştireceği endişesi içimi kemirirdi.
Üniversite yıllarımı hep aynı marka defter ve kalemle geçirdim…
Çoğu zaman birbirine karıştırılsa da rutin ve ritüel arasında önemli bir fark vardır.
Rutin, işleri yürüten sıkıcı ama vazgeçilmez dişlilerdir.
Ritüel ise o işe ruh, anlam ve biraz da “büyü” katan kişisel törenlerdir.
Psikolojik açıdan bu “gariplikler”, beynimizi performans moduna sokan gizli şifreler gibidir.
Dışarıdan bakınca “Neden amuda kalkıyor?” ya da “Su şişelerini neden böyle nizami diziyor?” dediğimiz dahiler, aslında zihinlerine “Hazır ol, şimdi bir şaheser yaratacağız” komutunu veriyordur.
Tarihin tozlu sayfalarına ve bugünün parıltılı sahnelerine baktığımızda, başarının sadece terle değil, biraz da şahsına münhasır takıntılarla geldiğini görmüyor muyuz?
Agatha Christie ve küvet
Yaratıcılığın zirvesine giden yol bazen bir küvetin kenarından geçebilir mi?
Polisiye edebiyatının tartışmasız kraliçesi ve dünya edebiyat tarihinin en çok satan yazarlarından biri olan Agatha Christie, sadece kurguladığı zehirli cinayetlerle değil, bu karmaşık bulmacaları çözme biçimiyle de nev-i şahsına münhasır bir figürdür.
Yarattığı Hercule Poirot ve Miss Marple gibi ikonik karakterlerin aksine, kendi çalışma düzeninde titiz bir masabaşı disiplininden ziyade, zihnini serbest bırakan fiziksel eylemlere güvenirdi.
Yazma sürecine geçmeden önceki en meşhur ritüeli, büyük bir porselen küvetin içine girip, yanında bir tabak dolusu elmayla saatlerce vakit geçirmekti… Ne tuhaf değil mi?
Christie için küvet, dış dünyadan izole olduğu ve cinayet planlarının en ince ayrıntısına kadar “piştiği” bir laboratuvar gibidir.
Elmalarını yerken bir yandan da kurbanların nasıl öleceğini ve katilin hangi küçük hatayla yakalanacağını kurgulardı.
Hatta bazen elma kabuklarını küvetin kenarına dizerek karakterlerini bu kabuklar üzerinden zihninde canlandırdığı söylenir.
Onun için yazmak, bu uzun banyo seanslarında tamamlanan zihinsel kurgunun kâğıda dökülmesinden ibaret olan teknik bir aşamaydı.
Durun daha bitmedi…
Agatha Christie, kurgularındaki karmaşık düğümleri çözmek ve zihnini tazelemek için alışılmadık fiziksel yöntemlere de başvururdu.
Yaratıcılığının tıkandığı anlarda beynine giden kan akışını hızlandırmak amacıyla amuda kalkan yazar, bu pozisyonun olay örgüsündeki boşlukları doldurmasına yardımcı olduğuna inanırdı.

