Sarı Sabır – Kudret Sönmez

Önümüzdeki günlerde, göçebe bir mevsim daha dünyamıza çadır kuracak… Sarı sıcak bir daire; günler, aylar boyunca başımıza taç olacak. Gökyüzü, rengini verdiği denizleri içmiş gibi mavi… Gökyüzü, Van Gogh’un fırça darbeleriyle lekelenmiş gibi sarı… Gökyüzü, yorgun bir ırgatın terli elleri gibi ıslak olacak.

Derin bir sessizlik, bezgin ve seyrek figürler çizecek Adana’mıza…

Ve ben yine, fütursuz yangınlarla közlenen havalarda, kavruk kelimelerle oynaşmaya devam edeceğim.

Ardımızda bıraktığımız her dört mevsim, zamanın soyut mekânına rakamsal yeni haneler ekliyor. Giderek yıllanıyoruz. İçimizden geçtiği halde tutunmadan yiten her sıyrık an’ı, nostalji diyerek yaftalamaktan da geri kalmıyoruz.

Eskiden yaz mevsimini pek severdim. İlköğrenim dönemimle örtüşen o yıllarda, belki de sarı sıcak bir pakette barınan yüklüce bir tatil olduğu içindir ki, yüreğimi başıboş bir sevda kaplardı. Mayısın üflediği çelimsiz sıcaklar, haziranda giyeceğim kısa pantolonumu müjdelerdi. Öğle vakitlerinde üzerinde yarı çıplak dolaşabileceğim, asfaltı sıcaktan erimiş caddelere olan arsız özlemim, aramızdaki her güne ip bağlardı. Ve beklenen mevsim geldiğinde, açık tenim esmer bir gömlek giyerdi.

Seyhan Nehri’nde büyük bir hazla yüzmeye çalışırken yuttuğum kirli sular, hayatımın bir başka lezzetiydi. Arabacıların atlarıyla aynı yerden dalardık nehre. Yosun, çöp ve hayvan dışkısı kokularına rağmen, suyun serin ve kaygan dokunuşu, müthiş bir huzur duygusuyla içimde bütünleşirdi.

Kent’in, o zamanlar bildiğim tek yüzme havuzu hâlâ,  Ziyapaşa Bulvarı’nın batı yakasındaki aynı yerinde kulaçlara kucak açıyor. Havuzun çevresini saran ve suya girecek insan sayısını kısıtlayan tel örgüden yapılmış ketlerin, yüzme arzularımla arama koyduğu maddi örgü, şu an bile aklıma geldiğinde gönlümü acıtır. Arkadaşlarımdan bazılarının sahip olduğu ve benim asla edinemediğim havuza giriş pasosu, özlemlerim arasındaki yerini hiç eskitmedi. Elbette ki sonraları havuzlara ve denizlere girme olanağım oldu. Ama o havuzun kuzey yakasındaki tribünün tahta zemininde oturan çocukluğumun, yüzmeyi öğrenen, mayolu ve şişme plastik ördekten can simidi içindeki akran figürlere olan üzgün bakışını unutmam olanaksız.

Ama tüm bu eksikliklere rağmen havuzun bir başka yüzü daha vardı: Dış cephesinin cadde kaldırımıyla birleştiği köşelere, hafif yatay biçimde sıralanmış ikinci el; Teksas, Tommiks, Kaptan Swing, Mandrake, Zagor gibi zamanın popüler çizgi romanlarının satıcılarıyla yaptığım alışveriş unutulmaz bir hazdı benim için. Hatta bu tür kitapları edinip de üst üste dizdiğimde, ruhumu cezbeden bir güzellik oluşurdu. Belli bir doygunluğa eriştiğimdeyse, aynı yerlerde, aynı ticareti deneme girişimlerinde bulunurdum. Para kazanabiliryor muydum, pek hatırlayamıyorum!  Ama o duyguyu tatmak bile benim için yeterliydi… Ayrıca, elime üç-beş kuruş geçince yediğim eskimo, bicibici  ya da dondurmaların verdiği tat da dönemin özel zevkleri arasındaki yerini alırdı.

Yaz’a dair yazacak o kadar çok şey var ki…

Adana’da sıcak esintiler güzeldi… Konusu, nostaljik betimlemelerle anlam bulmuş bir romanın giriş kısmı gibi ifade edilmeye değerdi. Şimdilerde okuyup da özümsediğim yazılar gibi etki yaratırdı.

Haziran günleri yakınımızda. Ortalarına doğru okul kapılarına kilitler vurulacak. Bizlerin, zamanında koştuğu tatil günlerine, şimdiki çocuklar ve gençler uçuşacak. Sanat evleri, atölyeler ve sanat galerilerine uğradığımızdaysa, ancak vitrinlere bakıp, Alpay’ın “Eylül’de Gel” adlı şarkısıyla yüzleşeceğiz. Sahillere ve yayla evlerine doğru yoğun bir trafik, tatil özlemlerinin sabırsızlığıyla kıpırdanacak.

Sonuçta Kent yine eksilecek. Kalanlarsa, buralarda olmanın zorunluluğuyla serzenişli türküler mırıldanacak.

Ve ben, sarı sabır ateşlerle küllenen havalarda, kavruk sözcüklerle oynaşacağım.

Ve yine ben, üslubumu anlamakta güçlük çeken tez canlı bazı okurların ilginç yorumlarına rağmen, edebiyat dostlarımın yüreklerine sarı sabırla tutunacağım.