1950-60’lı yıllarda dünya Büyük Savaş’ın korkunçluğu sonrasında umutla kalkınmaya çalışmaktaydı. Avrupa’dan Asya’ya, Amerika’dan Afrika’ya her yerde umut vardı. İnsanlık suçunu işlemiş İkinci Dünya Savaşı’na, reel politika aynı şekilde karşılık vererek bunu çözmeye kalkmış ve sonlandırmıştı savaşı. Avrupa’da temerküz kamplarındaki vahşetten ve barbarlıktan Hiroşima ve Nagazaki’ye giden bu tarih sona ermek üzereydi bu yılarda artık. Dünya ve insanlık çiçeklenmek istemekteydi. Her yerde kalkınma planları; bir yandan sömürgecilik sonrası bir dünyaya geçme çabaları, diğer yandan her yerde özerklik ve bağımsızlık için mücadele eden insanlar ve teoriler vardı. Bu teoriler daha iyi bir dünyaya gidebilmek için geçmişin her türlü tutuculuğundan kendisini kurtarmaya çalışmaktaydı: “Gelecek uzun sürecekti”.

1960’lı yıllara geldiğimizde, Refah Toplumu adında, insanların tüketim normlarında, popüler kültürün yüksek kültür ile buluşma imkanlarında sanat ve kültür dünyası medeniyeti dünyasallaştırmayı düşünmekteydi, düşlemekteydi: “Hayal et!”. Bu dönem edebiyatı, felsefesi, tarihi, antropolojisi ve bilim dünyası ile birlikte sanatları büyük bir çaba sarf etmekteydi, her şey daha güzel olsun diye. Her şey güzel olacaktı. Güzellik doğa ile alakalıydı; insan doğası ve tabiat iç içe girerek birlikte insanı, hayvanı ve doğayı düşünecekti.

Bu sırada, Amerika’da Beat Generation ile birlikte Fransa’da Yeni Roman aynı etkilerle ortaya çıktı. İnsanın daha iyi bir dünyada yaşaması için ruhunun rahatlaması gerekmekteydi. Antropoloji insanlar ve kültürler arasında bir hiyerarşinin olduğunu artık reddediyordu. Irklar arası bir barış ve sevgi rüzgarı ayağa kalkmıştı. Psikanaliz burada devreye girdi ve “Freud’a dönüş” olarak Fransız Yapısalcılığı ile Yeni Dalga sineması bu yeni güzel dünyaya varmak üzere, hala iyi gitmeyen, işlememekte olan insani ruhu ve sosyal durumu göstermeye başladılar. Bir yandan gelecek hayali ile karanlık dünyalara gitmenin tehlikelerine dokunuluyordu. Diğer yandan, kitap yakmalara karşı, Fahrenheit 451 ile Ray Braudbury bizi uyarmaktaydı: Kimse, en baskıcı rejimler bile insan bilgisini yok etmeyi başaramayacaktır! Hiç bir şey, yoksa ezberleyerek geçmişin güzelliklerini saklamak mümkündür her zaman. “Bir daha asla! “ sloganı barbarlığı ve korkunç insan dışı yöntemlere artık daima “hayır!” diye haykıracaktı. Refah Toplumuve sonradan gelen Tüketim Toplumu içinde iyi gitmeyen, psikolojik ve ekonomik sömürü üzerine kurulu olan bir rejim olarak bu dönemin eleştirisi, kinik bir şekilde olsa da, yapılmaktaydı. Jean Baudrillard bu toplum modelindeki arzu üretiminin etkileri ve boşluğu üzerine dikkat çekmekteydi.

1968, bu ortamda oluştu. Sinema ve psikanaliz bu çerçevede birleşti. İyi yaşam ve mutluluk ilkesinin çizgisi her türlü karanlıktan ve sahte dünyadan arındırılmalıydı ki, gerçek ortaya çıkabilsin. Hakikat istenci geçmişte arta kalanların ve bastırılmış olanların serbestleşmesiyle birlikte rahatlama devresine girdiğinde özgürleşme ortaya çıkacak ve insan Aristoteles’ten beri var olan idealini gerçekleştirebilecekti: İyi yaşamak. İnsanca yaşamak. Hippiler ve Çiçek çocuklar barış için uğraştılar; çünkü siyaset batağı bir türlü dünyayı rahat bırakmıyordu. Cezayir savaşı, Hindi-Çin ve sonrasında Vietnam savaşı olarak tarihe geçecek olan savaşa karşı sanat ve özgürlük istenci hep birlikte haykırmaktaydı. İyi yaşam için erdem gerekliydi. İyi yaşam için başa gelenlere karşı mücadele, doğanın tahribatına karşı yeni mücadele biçimleri ortaya çıkmaya başlamıştı bile.

1970’lere gelindiğinde ise Avrupa içinde doğan Ekoloji Politikası insan ve hayvan birleşmesi için bir umut olarak gözükmekteydi. Sevgi İnsanlığı birleştirecekti. Bu yüzden bu dönemin şiarı : “Savaşma Seviş” olarak tarihe geçecekti. “Sevgi cemaatleri” oluşmaya başlamıştı. Sevmek hatta “ölesiye sevmek”, insanın başka insanlara olan ihtiyacının, özerkliğinin ve de bunlara rağmen kırılganlığının göstergesiydi. Herkes diğerlerini sevecekti. Sevgi ile öteki veya ötekiler bir olduğunda “hayat bayram olacaktı”. Şarkılar, filmler, sanat eserleri, happening’ler, romanlar bu çizgide çiçek açmaktaydı. 1968’de, Washington’daki barış yürüyüşünde, Amerikan askerlerinden birisinin tüfeğinin, mermi saçacak olan ucundaki deliğe genç bir kız çiçek koymakta ve sembolik olarak çiçeğin ve sevginin kodlarını dünyaya seslenerek yaymaktaydı.

Geçen gün söz konusu ettiğim Charles Aznavour’un ölümü, belki de, bu dönemi sembolize eden son kalan örneklerinden birisiydi; ve artık onun da bu sevgi ve sanat dolu dünyadan gittiğini görmek herkesi bu kadar üzmekteydi. Elbette iyi gitmeyen bir çok şey vardı; ama çiçeklerin ve sevginin hüküm sürdüğü bir dünya özlemi sürmekteydi; hatta 1980’li yıllara kadar. Sonra sıkın rejimler ve savaş çığlıkları yeniden hortladı.

İkinci bir umut dalgası da 1990’larda geldi. Dünya birleşmişti. Soğuk Savaş olarak adlandırılan gayri-insani ilişkiler de sona ermekteydi. Duvarlar yıkılmaktaydı. Bu, liberalizmin zaferi olarak adlandırıldı; ama her şeye rağmen “iyi bir dünya” umudu ışığı hala aydınlatmaktaydı dünyayı.

Son dalga ise,

Yazının devamını okumak için tıklayın