Cenk Kolçak*

“Cengo…” derdi, sonunda mutlak bir es bıraktığı, dingin ama muzip sesiyle. Ardından gelecek olanı beklerdim. Bilirdim, yine aykırı bir talep gelecek ve ben bu aykırılık için seçilmiş yegâne sesleniştim. Elbet yankısını düşürmeyecektim kulağına, elbet elim yine dolu dönecektim.

Suç ortağımdı benim.

Ölmeme Günü’ne özel bir davette yine bir aradaydık, artık “Tarihi” ibaresini almış Cumhuriyet Meyhanesi’nde. İçilenin içilmiş, anılanın anılmış, okunanın okunmuş olduğu bir vakitti. Tarihi gömmekten dönüyorduk. Yine o sesi işittim, karşımda muzip bir ifadeyle, “Cengo…” dedi. Kulak kesildim. “Yahu bu geceden bir kalanımız olmasın mı, ne dersin?” Bildim. Hemen mutfağa iliştim. Görünmez olduğumu sandığım anlardan birinde tuzluk, bardak altlığı, ne varsa ceketimin cebine tıktım. Gecenin sonunda evine vardığında Berken’e, cebinde bardak altlığı, tuzluk, ne varsa tıkalı ceketini bırakıp uykuya dalmıştı şair, Tarihi bir suça ortak olmanın kültürel anısıyla.

Şair Salih Bolat ve şair Cenk Kolçak…

Şiirden, sanattan, gecelerden, öğle rakılarından ziyade kahvaltı arkadaşımdı benim.

Haftada bir Moda sahilinde buluşur, denizle konuşurduk. Suya anlatılır gibi akardı sözcükler. Doğa tazelenir, gök sınırını bilirdi. Ben şarküteriden peynir ve zeytin, sokaktan simit alırdım. O zamanlar alınabilirdi her şey… O elinde bir sepet; sepetin içinde termos, termosun içinde çayımız, bir kap haşlanmış yumurtamız ve baharatımızla inerdi evinden. Kediler içinse eksik etmezdi salamı. Denize bakan bir bankta oturur, bütün dilleri konuşurduk. İkimiz de çünkü bütün dilleri bilirdik. “Cengo… baksana, güneşi görünce gülüyor deniz.”

Yine suç ortağıydım onun.

Bahar mıydı neydi, bilirim, mevsim yalnız ona gülümsüyordu. “Cengo…” dedi, yine aynı ses tonuyla. Ardından gelecek olanı bekledim. Bildim, yine aykırı bir talep geldi ve ben bu aykırılık için seçilmiş yegâne sesleniştim. Sahilde açan gülleri göstererek “Cengo… Bak şu namussuzlara hele, nasıl da parlıyor” dedi. Belediyeye ait, bakımlı, belki de seri numaraları bileklerine damgalı güllerdi bunlar. “Araklasak mı şunları he, ben güvenliği oyalarım…” Elbet yankısını düşürmedim kulağına, elbet elim yine dolu döndüm. O yürümekten yorulmuş; dört katı çıkmaya gözü kesmemiş, onu aşağıda bırakıp kapıyı ben çalmıştım. Sevgilisi, eşi Berken’e gülleri uzatırken “Salih abi suya koymanı istedi” dedim. Yüzünde arak bir gülün tebessümü vardı.

Arkadaşımızdı.

Yekken “Cengo”, çokken “Ooo geçlerrr..” derdi. Çokluğumuz onun için, ben ve Emrullah’tı (Alp). Emrullah ve ben ne zaman Moda’da volta atsak ya onu arar ya da ona rastlardık. Uzak kaldığımız günlerde ise o arardı. Bir güz nasıl gücenir, saksı nasıl sulanır, sakız ağacının Adana’daki yeri nedir, Seyhan nasıl bulanır… hep ondan dinlerdik.

Bazen Toroslardan eserdi, bazen Ege’den, çok zaman kentlerin ışıklarından süzerdi.

Şiirdi.

Salih Bolat, çatışmalı yıllarda açmıştı gözlerini şiire. O yıllarda nereye gitse ‘herkes’ adında biri çıkıyordu karşısına. Bir nehir akıyordu önünde durduğu afişte; kıyıya vurmuş cesetlerin üstünden atlayarak denize ulaşan bütün şehirlerden geçiyordu. O, bir Akdeniz garından trene bindiğinde gökyüzü gibi sınırlı ve sonsuzdu. İnişine ben şahidim, inişinden sonra yürüyüşüne. O tren de eminim gökyüzü gibi sınırlı ve sonsuzdur artık.

Şiirin estetik düzeyinden ödün vermeden yazdı şiirlerini. Bir toz, nasıl toz olabilirse öyle toz olurdu şiirlerinde. Bir çiçek nasıl çiçekse… Doğa, onunla şiir arasında bir köprü olmadı hiç. Şiir, doğa ile insan arasında bir köprüydü onun için, o kadar.

Dün bir hastane önünde durduk: Altay Öktem, Mehmet Altun, Anıl Mert Özsoy, Emrullah Alp ve ben. Bir yel esti Toroslardan. İlk kez üşüdüğümü hissettim. Baktım. İlk kez üşüdük biz bir kalabalık. Son karın soğukluğu kalktı içimizden.

Biz dün bir afişin önünde durduk, Emrullah ve ben.

“Salih Bolat”, yazıyordu, akıp giden bir nehir gibi,

On üç Şubat iki bin yirmi iki…

*Şair, gazeteci. 

https://www.gazeteduvar.com.tr/son-kar-on-uc-subat-iki-bin-yirmi-iki-haber-1553083