Natalie Babbitt’in çocuk edebiyatının unutulmaz klasiklerinden sayılan, hayatın gerçeği ölümü tersine çevirip ölümsüzlük üzerinden anlattığı kitabı Ölümsüz Aile üzerine bir yazı.
Sonsuza Kadar Yaşamayı Kim İstemez: Ölümsüz Aile

Parlak kâğıda basılmış sayfaların, rengârenk kapakların, göze çarpan ebatların arasından soluk, sarı, cılız bir kitap raftan bana göz kırptı. Yazarının adı mı gözüme takıldı, yoksa kitabın ismi mi beni çağırdı emin değilim. Ama alelacele çıkmak zorunda olduğum kitabevinin rafından son bir hamleyle Natalie Babbitt’in Ölümsüz Aile kitabını alıp diğerlerinin arasına sıkıştırıverdim.

Eve gelip kendimi koltuğa bırakarak aldığım kitapların keyfini sürerken Babbitt’in kitabı yine kendini öne almam için kapağını elime usulca dokundurdu. Bütün dikkatimi ona verdiğimde kapakta 39. baskı ibaresini görünce, “Nasıl bu zamana kadar kaçmayı başarmış benden”, diye düşündüm. Üstelik kitap 100 Temel Eser arasında yer alıyordu. Bu elbette kitabın değil, benim hatam. Ama ben hatalarımı telafi etmeyi bilirim. Bu yazı da Ölümsüz Aile kitabının kahramanları Tak ailesine ve yazarı Natalie Babbitt’e bir özür mahiyetinde olsun.

Ohio’dan New York Times Listesine Giden Yol

Natalie Babbitt, 1932 yılında Ohio’da hayata gözlerini açmış. Daha çocukken çizer olma hayalleri kurarmış. Röportajlarından anladığım kadarıyla da Babbitt, sakin ama kararlı, iyimser değil ama kötümser hiç değil; o nedenle tahminimce bu tavrı onu adım adım, biraz da kaderin ona gülmeye karar vermesiyle, çocuk ve gençlik kitapları yazarlığına taşımış. Yazar, 2016 yılında seksen dört yaşında vefat edene kadar da 20 kitap yazmış ve on kitabı da çizmiş. Bu arada 1982 yılında Hans Christian Andersen Ödülü’ne aday gösterilmiş, 2012 yılındaysa E. B. White Ödülü’ne layık görülmüş. E.B. White’ı tüm dünyada kırk beş milyon kopya satan Charlotte’un Sevgi Ağı kitabından hatırlayacaksınız. Babbitt’in Tuck Everlasting ismiyle basılıp Ölümsüz Aile olarak Türkçeye çevrilmiş kitabı ise yirmi yedi dile çevrilmiş ve beş milyon kopyadan fazla satmış. Bu bilginin üzerinden birkaç sene geçtiğini düşünürsek kim bilir kaç milyon okurun elinde dolanıyordur kitap.

LOVE ITPAYLAŞ

Kim Sonsuza Kadar Yaşamak İstemez?

Kitabın konusunu anlatmayı hep geciktirdiğimin farkındayım. Ölümsüz Aile’deki hikâyeyi tahmin etmek de pek zor değil aslında. Winnie, 1880’lerde küçük bir kasabada yaşayan on yaşında bir kızdır. Ailesinin tek çocuğudur ve değil dikenden gün ışığından bile sakınılmaktadır. Ama bir gün yolu evlerinin kenarındaki koruya düşer. Koruda bir pınarın başında bir delikanlıyla tanışır. Delikanlı onun pınardan su içmesine engel olmaya çalışır. Winnie ne olduğunu anlamadan kendini delikanlının yani Jesse Tak’ın ailesinin evinde bulur. Takların minik (!) bir sorunu vardır; yaklaşık seksen yıl önce pınardan su içmişler ve ellerinden geleni artlarına koymamalarına rağmen ölememektedirler. Taklar o suyu içtikleri gün, kaç yaşlarındalarsa dünya yok olmadıkça o yaşta kalacaklardır. Bir yandan kendilerinden şüphelenen insanlardan kaçarken bir yandan da pınardan kimsenin haberi olmamasını sağlamaya çalışmaktadırlar. Çünkü kitabın yazarı Babbitt’in de dediği gibi sonsuza kadar yaşamanın korkunç bir şey olduğunu, sıkıntı, üzüntü ve yalnızlıktan başka bir şey getirmediğini düşünmektedirler. Ama artık birisi bu sırlarını bilmektedir: Winnifred Foster.

Hikâyenin gerisini malum sebeplerden anlatmıyorum. Ama çıkardığım sonuç şu: Çocuklar dünyadaki tüm olan biteni -uygun şekilde iletmek kaydıyla- bilmelidirler. Yaşadıkları dünya tozpembe değildir, iyiliğin ve kötülüğün bin bir yüzü ve rengi vardır. Bütün bunların dışında ölüm hayatın bir gerçeğidir. Arkada kalanlara acı verir elbette ama vardır ve her canlının başına gelecektir. Hayatta her şeyin anlamı zıttıyla var olur; yaşama sevincini körükleyen biraz da süreli olduğunu bilmemizdir. Bir çocuğun hatta herhangi bir insanın yaşamadığı olaylarla karşılaşınca korkması; bilmediği, anlatılmayan, gizlenen kavramlardan ürkmesi tabiatı gereğidir. Bir durumu açıklamaktan ne kadar kaçınır, ne kadar gizlersek onun hakkındaki tahayyül de o kadar yürür gider ve korkular derinleşir. Bir süre sonra köpeğin gölgesi, köpekten büyük olur. Köpeğin yanından geçip giderken gölgeyi görünce saklanacak köşe bucak aranır. Babbitt de bu kitabında hepimiz için yaşanması zor, algılaması imkânsız bir kavramı “ölüm”ü zıttıyla anlatıyor: Ya ölümsüz olsaydık?

​Zor ve tatsız konuları anlatmanın en iyi yollarından biri hafifletici ve mizahi bir dil kullanmaktır. Natalie Babbit’in kitaptaki en büyük başarısını ironik üslubu olarak belirtmek cüretini gösteriyorum. Winnie’nin yaşının getirdiği düşünce ve davranışlar ile olgun ruhunun sunduğu merhamet ve empatinin küçük çarpışmalarının diline yansıması; Takların sevdikleri herkesi ve her şeylerini kaybetmelerine rağmen dünyanın son gününe kadar hayat mücadelelerini özgürce ve keyifle sürdürmeye çalışırlarkenki saf ve şaşkın hâlleri hikâyenin tadını arttırdıkça arttırıyor.

LOVE ITPAYLAŞ

Bunlarla beraber, çocuk ve genç kitaplarında artık çokça kullanılan, iki-üç kelimelik, “yaptı, gitti, geldi”den öte gidemeyen cümlelerinin yanında Ölümsüz Aile’nin pırıl pırıl, ferahlatıcı ve zenginleştirici dilini de pek özlediğimi fark ettim. Babbitt’in ve çevirmeni Bülent O. Doğan’ın kullandıkları dil, duygular, düşünceler, dünyaya dair algılar, diğerlerine dair farkındalıklar ve harika betimlemelerle okuma zevkine bir kat bal sürüyor. Altını çizdiklerimden birkaç cümleyi sizlerle paylaşayım:

“Winnie parmaklığın dibinden birkaç çakıl taşı bulmuştu, hislerini ifade etmenin başka bir yolunu bulamadığı için, taşlardan birini kurbağaya fırlatmıştı.” S.9

“Kendini avutmak için sadece şöyle düşündü: “Eh, en azından koruda biraz gezdikten sonra geri dönmemeye karar verirsem alır başımı giderim.” Buna inandı, çünkü inanmak zorundaydı ve inanç, bir kez daha en gerçek, en güvenilir dostu olmuştu.” S.17

“At da onların peşinden bir patikaya daldı, yer yer köklerle kapanmış patikaya girdiklerinde sanki dev bir süzgecin altına girmiş gibi oldular. İkindi güneşinin parlaklığı dağılıp parçalandı, çevrelerindeki her şey sessiz ve el değmemişti, toprağın üstü yosunlar ve çam iğneleriyle kaplıydı, çam ağaçlarının zarif dalları her yöne uzanarak gölgelerini sunuyordu onlara. Kavurucu sıcaktan kurtulmuşlardı sonunda, ormanın içi serin ve yemyeşildi.” S.37

​““Hayır,” dedi Angus “Hayır,” dedi Angus yatıştırıcı bir sesle, “Şimdi değil. Şimdi ölmeyeceksin. Ama ölmek de çarkın bir parçasıdır, doğmak da. Bir parçayı alıp geri kalanını görmezden gelemezsin. Bütünün bir parçası olmak Tanrının bir lütfudur. Ama biz Taklar bundan yararlanamıyoruz. Yaşamak zorlu bir iştir, ama bizim gibi olursan aynı zamanda faydasızdır da. Hiçbir anlamı yoktur. Eğer tekrar çarkın bir parçası olmanın yolunu bulsaydım, bir dakika bile beklemezdim. Eğer ölüm yoksa yaşamın ne anlamı var ki? O zaman yaşam olarak adlandıramazsın bile. Biz yalnızca varız, buradayız, yol kenarındaki taşlar gibi.””

makalenin devamı linkte

https://www.artfulliving.com.tr/edebiyat/sonsuza-kadar-yasamayi-kim-istemez-olumsuz-aile-i-22900