Herkesin Bir “Çöp Ev”i Var Galiba…

Bir şeye “çöp” diyebilmemiz için ne gibi özellikleri olması gerekiyor?

Zaman zaman televizyon haberlerinde, gazetelerde, haber sitelerinde, sosyal medyada “çöp ev” haberleri çıkar karşımıza… Bazen şaşırarak, bazen tiksinerek, bazen önemsemeden, bazen de çöp evin sahibine üzülerek izleriz bu haberleri.

Bir insan onca çöpü evinin içinde neden biriktirir, saklar ve o pisliğin içinde yaşar? Bu duruma akıl erdirmek zor, hatta imkânsız!

Bir şeyi “çöp” yapan nedir?

O şeye “çöp” diyebilmemiz için ne gibi özellikleri olması gerekiyor?

Pis olması, kokması, çevreye ve sağlığımıza zarar vermesi… Bizim bir şeye “çöp” diyebilmemiz için bunlar yeterli mi, yoksa başka özellikler de gerek mi?

Bu ve benzeri sorular için, uzun uzadıya konuşmak, açıklama yapmak değil de sadece tek kelime ile cevap vermemiz istense, vereceğimiz cevap “anlam” olurdu galiba.

Anlam.

Bir şeyi bizim için değerli kılan, onu saklamamızı, korumamızı sağlayan şey ona yüklediğimiz anlamdan başka bir şey değil. O anlam varsa, büyükse, özelse o şey bizim için değerli oluyor, değilse önemsizleşiyor, sıradanlaşıyor, sonrasında da gereksizleşiyor.

Eşya da olabiliyor o şey, nesne de… Olay da… Duygu da… Anı da… İnsan da…

Her biri, zihnimizde ve kalbimizde yarattığı duyguyla değer kazanıyor, onlara yüklediğimiz anlam, onların bizim için önemini ve değerini belirliyor. Anlam var olduğu sürece de o şey hayatımızda özel bir yer edinebiliyor.

Peki… Anlamı nasıl oluşuyor, o şeylere nasıl yükleniyor?

Kabul edelim ki, her birimiz, dünyaya farklı pencerelerden bakıyoruz. Bilgimiz, kültürümüz, deneyimlerimiz, inançlarımız, değerlerimiz, hayata bakışımız… Anlam kavramımızı bunlar şekillendiriyor. Bir başkası için sıradan olan bir nesne, bizim için çok bir değerli bir hatıra olabiliyor. Bir olay, bir başkası için birkaç gün sonra unutulup gidecek sıradan bir anıdan öte bir şey değilken, bizim için hayatımızın dönüm noktası olabiliyor. Bir insan, bir başkası için bir toplantıda karşılaşıp ayaküstü birkaç dakika sohbet ettiği biriyken, bir diğer insan onun için gözünü kırpmadan canını verebiliyor. Çünkü insan ilişkileri de anlam dünyasının bir parçası aslında. Bir insanın bizim için değerini belirleyen şey, onun bize verdiklerinden çok, bizim ona yüklediğimiz duygusal anlamdan başka bir şey değil. Arkadaşlıklar, dostluklar, aşk… Hepsi, karşımızdaki insana yüklediğimiz anlamlar sayesinde var oluyor, güçleniyor ya da zayıflayıp yok oluyor. Uzun zamandır hayatımızda olan biriyle yollarımız ayrıldığında, onun yokluğunu hissetmemizin ya da hiç hissetmememizin sebebi, ona yüklediğimiz anlamla doğrudan ilişkili.

Sadece nesneler, olaylar ya da insanlar mı?.. Duygularımız da yüklediğimiz anlam ile şekillenmiyor mu? Mutluluk, hüzün, öfke, heyecan, korku… Her duygu, bizim için bir şeyler ifade ediyor, onlara yüklediğimiz anlamla yön veriyoruz hayatımızdaki birçok şeye.

Bir anlık bir hüznü derin bir kedere dönüştürüp kendimize depresif bir dünya da kurabiliyoruz, aldığımız küçücük sevindirici bir haberin yarattığı mutluluğu kendimize kanat yapıp göklere de uçabiliyoruz.

Birçoğumuz farkındadır muhtemelen… Anlamın kaynağı, aslında biziz. Bizim zihnimiz, bizim kalbimiz, bizim deneyimlerimiz… Anlamın kaynağının bunlardan başka hiçbir şey olmadığını düşünüyorum. Anlam, bize dışarıdan dayatılmıyor. Onu biz yaratıyoruz. Bu nedenledir ki, her birimizin anlam dünyası da değerleri de öncelikleri de çok farklı!

Anlamın kişiden kişiye, hatta zamana, ortama göre değişen yapısı, hayatın zenginliğini ve çeşitliliğini de oluşturmuyor mu?

Yazının devamını okumak için tıklayın