Çiçeği burnunda bir yüksek lisans öğrencisi olarak bir yaz günü, tam olarak 23. yaş günümde ilk kez ayak bastığım Kopenhag, yaşamım boyunca, hayatıma giren birkaç şehirden biri oldu. 

Yani, her bir parkında ayrı ayrı, çimenlere sere serpe uzanıp kitap okuduğum, ne bileyim mesela gecenin bir vakti kafayı bulup kafamda bin bir hayallerle evime pedal çevirdiğim, akşama yapacağım yemeğin öteberisini almak için Vesterbro mahallesinin Türk veya Arap marketlerinde raflara bakındığım şehir. Sabah henüz gün ağarmamışken, buz gibi rüzgar şakaklarımda, Kongens Nytorv’daki ofisime yol alışlarım, Frederiksberg’deki okulumun kütüphanesinde geç saatlere dek ödev yazışlarım.

Şehrin birçok farklı mahallesinin sakinleri arasında yer aldım. Frederiskberg ve Amager’da yurtlarda kaldım, Valby ve Vesterbro’da oda tuttum.  Arkadaşlarımla Norrebro’da tuttuğumuz o kocaman evimizin dili olsa da konuşsa. Etnik açıdan şehrin renkli semtlerinden Norrebro’da, 4 farklı milletten 5 arkadaş paylaştığımız kocaman evimizin altında yer alan 24 saat açık döner dükkanı, öğrencilik yıllarımızın cankurtaranı olmuştu.

Neden sonra ayrıldı yollarımız. Kuzeyin soğukkanlı güvenli limanıydı o, bense Akdeniz`in maceraperest çocuğu. Özellikle etik ve nizam adına, sürdürülebilir yaşam adına günümüzden 20 sene evvel Türkiye’de esamasi dahi okunmayan birçok kavramla Danimarka’da yaşadığım dönemde tanıştım, onları özümsedim. Bugün sahip olduğum dünya görüşüne son rötuşlarını veren İskandinavya oldu.

2000 senesinin sonbaharı, Kopenhag’a geleli birkaç hafta olmuş. Kentte ciddi bir konut sıkıntısı yaşanıyor ve zorlukla, bir apartman dairesinin bir odasını kiralamışım. Vesterbro mahallesinde Kourush Torjani ve Camilla çiftinin bebekleriyle yaşadığı minik evlerinin bir odasına yerleşmişim. O tarihten 10 yıl kadar evvel Kourush, İran’dan Danimarka’ya politik mülteci olarak gelmiş. Bir elinde, buzdolabında bana ayrılan rafa yerleştirdiğim yumurta paketini tutuyor, diğer elinde ise bir başka yumurta paketi var. Yanıma gelerek izah etmeye başlıyor. “Bu yumurtalar diyor, daracık kümeslerde, yapay yemlerle beslenen zavallı tavukların yumurtaları. “Biz” diyor diğer elindeki yumurtaları göstererek, “bunu yiyoruz”. “Bu yumurtalar özgürce gezen tavuklardan çıkan yumurtalar. Bu yumurtaları yiyerek hem daha sağlıklı beslenirsin hem de özgür tavukları desteklersin.” Yaklaşık 20 yıl önce, söz konusu kavramla işte böyle tanışıyor, tavukların özgürlüğüyle ilgili bana ayak üstü yaptığı açıklamayı ilk başta anlamakta bir hayli zorluk çekiyorum. Hatta bunu bir şımarıklık olarak algıladığımı ve bunu dile getirdiğimi bile anımsıyorum. Yetersiz beslenen bunca çocuk varken dünyada, tavuk hakları ha!?

Yazının devamını okumak için tıklayın