İçimizdeki kırmızı resim – Kudret Sönmez

 

Bazen…

Alıp da renklerimi gezesim geliyor…  Hiçbir haresini düşürmeden çamura ya da boyamadan suyun renksizliğini… Güneşten payıma düşen her parçayı toplaya toplaya tırmanıp gökyüzünün mavisine, kendime gelesim geliyor.

***

Yüzlerce kitabı dolduracak kadar bilgi donanımıyla başlıyoruz dünya ziyaretimize… Genlerimize işlemiş bilgiler ve daha anamızın karnındayken beynimize sıçratılan sesler; işte onların oluşturduğu katkılarla atıyoruz, ebemizin elindeyken ilk çığlıklarımızı… Ve o an, bizi heyecanla bekleyen herkes duyup seviniyor… Çığlığımıza ve ağlamamıza ve de hayata kafa tutan ilk haykırışımıza.

Büyük bir heyecan turu başlıyor sonra. “Yaşasın, baba oldum!” diyor biri… “Yaşasın, anne oldum!” diye haykıramayacak kadar bitkinken diğeri…

Dayı, teyze, hala, amca, dede, nine, kuzen, kardeş olurken birileri…

Biz n’oluyoruz?

***

Ömrümüzün ilk anlarında bile, emdiğimiz süt kadar beyaz olmuyor içimiz… “Bebektir, çocuktur, bir şey anlamaz duyduklarından, gördüklerinden…” anlayışıyla ötelenen, dışlanan, görmezlikten gelinen minicik yüreğimiz ana karnında hacimlenirken bile, her öğrenime açık yola çıkıyor. Ve o ıslak yolda, üstü başı kurumadan birinci büyümesini yaşıyor.

Dünyanın en sıcak ve güvenli hapishanesinde, ortalama dokuz ay on günlük cezamızı (!) çekerken hangi müziği duyarsak ona daha yatkın hale geliyoruz. Babamız anamızı döverse bir tokat da bize değiyor. Küfürler, ağlamalar… Dört tekerlekli metal yığınlarından çıkan gürültü yığını… Dünyanın döngüsünü bozan silah sesleri… Ya da sevinçler, mutluluklar, kahkahalar, tatlı sözler… Her şey ama her şey; bir ceninin insanlaşmaya giden yolunda etkin oluyor.

İlk hücremizle başlayan “var olma” sürecimiz, nerede yiteceği bilinmeyen son hücremize kadar devam ediyor.

 

***

Güneş, dünyamızın kulaklarına, gerektiğinde gökyüzünü tıkayan bulutları açarak, yedi rengini fısıldamasaydı halimiz ne olurdu?

Kim bilir?

Hangimiz bilebilir; siyah da değil, sadece karanlığın, görünmezliğin bürüdüğü bir dünyadaki hayat trafiğini?

Ya yüreğimizin rengi ne olurdu?

Turuncu köşesinde acıktıran…

Yeşil yanıyla dinlendiren…

Mavisiyle özgürleştiren…

Mor bir asaletle hüzünlendiren…

Sarısıyla geçiştiren…

Lacivertiyle derinleştiren…

Güneşin bakışları olmasaydı…

Hayatın resmi nasıl bir hâl alırdı?

Ve bir de kırmızısı var içimizin; güneşten alıp başköşesine koyduğu…

Enerjisi var.

En önemlisi de… Çok yüksek diyarlardan yeryüzüne ışık salan, karanlığın ince / kalın paçavrasını yırtan o sıcakkanlı portakalın…

 

Bir çocuğun büyürken alevlenen canevine verdiği…

Kırmızı bir yanı var…

İçindeki sevgi ve aşklarla…

Her hücresine yayılan kanı var.

Bazen…

Alıp da duygularımı öpesim geliyor.

Göğüs kafesimin sol yanına kilitlenen yüreğimin…

En kırmızı resminde…

Görüp de hayatı sevesim geliyor.