Kudret Sönmez, Havan’daki top sesleri

Ortadoğu’da çığlıklar uçuşuyor… Sesler yüreğimizde yankılanıyor.

Üstü kurak, altı bereketli topraklar üzerinde mermiler hedef arıyor. Ve o mermilerin çoğu boşlukta kaybolmuyor; bir cana değiyor, canlara çarpıyor; deliyor, parçalıyor, yakıyor, öldürüyor.

Ölen ölüyor da, ya kalanlar… Onlar da her gün bir daha tükeniyor. Öfke, hınç, kin, intikam, korku ve endişenin kanlı suyu denize dönüşüyor.

Asya’dan Afrika’ya uzanan kırmızı bir okyanus dalga dalga çırpınıyor.

İnsanlarla birlikte tabiat da boğuluyor bu bulanık sularda.

Peki ya sebebi nedir tüm bunların?

Çünkü dünyanın dönmesi, insanların doğayı daha hızlı kirletmesi için enerjiye ihtiyaç var.

Ve o enerji kaynakları da Ortadoğu’da, toprağın altında sere serpe yatıyor… Birileri yerin altına girmeden petrol damarları kanatılamıyor. Birilerinin can suyu akıtılıp toprak yumuşatılmadan kazma vurulamıyor oralara.

Yetmiyor bu cevap.

Aralıksız yağan bir soru sağanağı, hâlâ yüreğimizi ıslatmakta:

Ne için?

Kim İçin?

Ne zamana kadar?

Nereye kadar bu kan?

Vs. vs. vs.

Okuyanlar bilir; ben pek siyası ve politik yazılara kalem vurmam. İç dünyamızdaki kanamaları daha önemli bulurum. Oralardaki yaraları kaşır, sonra da pansuman yapacak malzemeler ararım.

Yine içimdeki ötekileri aramaya devam edeceğim. Yine yürek tırmalayıp umar arayacağım acılara. Hüzünleri sevgiyle kurutup mutluluk tohumları serpeceğim hayata… Elbette ki kendi sınırlarım ölçüsünde durmasını bilerek yapacağım bunu. Çorak topraklarda dingin yeşili, sıcak turuncuyu, sonsuz maviyi ve… Bir güvercinin özlemle sarılı kırık kanadındaki saklı huzuru arayacağım.

Aslına bakarsanız…

Sadece Ortadoğu’dan değil, dünyanın her yerinden; Uzakdoğu’dan, Batı’dan,  Güney’den, Kuzey’den az ya da çok sesler yükselmekte… Bir yanda zafer, zevk, eğlence bağırtıları; öte yanda da yitik canların ve kirlenmiş doğanın yılgın çığlıkları, bugünkü teknolojinin yardımıyla çok rahat duyuluyor. Leş kargaları, akbabalar, sırtlanlar cirit atıyor bir yerlerde. Güvercinler ve martılar yaklaşamıyor bile… Hayat, ürkek bir serçenin gözlerindeki korkuda kaybediyor enerjisini.

Zeytin dalları nerede? Dokunmak ve başıma taç etmek istiyorum…

Ve ben barış istiyorum.

Lütfen biraz barış ve huzur!..

İnsan, dünyanın her yerinde aynı gözyaşını aynı yöne akıtıyor; yani yere doğru… Ve insan çığlık attığında, aynı sesleri aynı gökyüzüne dağıtıyor.

Bir mermi birine değdiğinde, kan aynı renkte akıyor toprağa.

Kan kokusu dünyanın her yerinde aynı.

Öldüğünde herkes çürümeye hüküm giyiyor…

Kimi yerin altına gömülürken, kimi de küle dönüyor.

Ben bazen anlamakta çok zorlanıyorum insanları; doygun bir mideyle sürekli aç dolaşan beyinlerin oburluğunu tanımlamakta güçlük çekiyorum. Kasalarına sığmayan milyarlarca doların üzerine miyarlarca avro eklemeye çalışanların ruh halleriyle empati kuramıyorum.

Afrika’daki kuru çocuğun, çöldeki delik deşik adamın üzerine…

Havadaki kara bulutlar petrol yağdırmaya hazırlanıyor.

Bronz tenli ana’nın kara gözleri, gözyaşı kıvamında titreşiyor.

Belki de birkaç sözcük ıslatacak çatlak ve kuru dudaklarını kadının…

“Mutluluktan vazgeçtik…

Umutlarımızı bırakın bari!” diyecek, demesine de…

Duyulmaz ki;

Havan’daki top seslerinden.