“Kimse delirmesin, yapacak çok işimiz var. Çünkü evet, bu da geçer”

Değişim denen şeyin aslında yıkım olduğunu, yazılanların yazılması gerekenler olduğu için yazıldığını konuştuk. Bu da geçer mi? Ece Temelkuran, bu da geçer dedi.

– Seneler önce Beyoğlu’nda bir kitapçı vitrinine bakarken camda yansımanızı görüp arkama dönmüştüm. Ece Temelkuran olduğunuz için değil ama yüzünüzdeki gülümseme yüzünden. Hâlâ öyle gülümsüyor musunuz bilmiyorum ama bu ülkede artık kimse öyle gülümsemiyor. Sonra birden bir mahcupluk duygusudur (bunun her zaman bir nedeni olmaz), başımı önüme eğmiştim. Öyle bir gülümseme vardı ki yüzünüzde bir dönem filmi gibi geçip gidişiniz yanımdan tıpkı Küçük Kara Balık gibi. Beni de gülümsetmişti. O anki o masalsı haliniz kitaplarınızdaki sürekliliği de hiç kaybetmedi. Herkes vicdanlı evlerde yetişmiyor, masallar dinleyerek büyümüyor ne yazık ki. Küçük Kara Balık‘tan söz etmişken Ece Temelkuran nasıl bir evde yetişti? Yüzündeki o gülümsemeyi bu coğrafyada bunca şeye rağmen nasıl diri ve bulaşıcı tutabildi? Ece Temelkuran Küçük Kara Balık‘la nasıl tanıştı, onun peşinde, onun denizinde mi hâlâ? 

Bana insanca gözlerle bakanlara yüzümün bir gülümseme borcu var. Birbirimize karşı sorumluyuz; güzellik üretmekle sorumluyuz. Bilhassa işler çok kötü giderken, bilhassa en büyük felaketler sırasında. Birbirimizin hayat neşesini canlı tutma sorumluluğu gibi. Bu bir karar ve kararlılık meselesi. Fakat kadın olunca işler biraz karışır gülümseme konusunda. Erkek egemen düzen hep gülümsemenizi ister, öfkeli kadını deli, hasta veya cadı ilan eder. Gülümsemeyi -sadece kendiniz seçtiğiniz zaman- büyütmek insanca bir hoş geldin’dir. Koşulsuz bir ‘hoş geldin’. Biri gülümser ve işler birden daha iyi olur. Benim büyüdüğüm eve gelince; benim anlattığım kadarını ve benim anlattığım şekilde biliyorsunuz. Ev, anlatıcı nasıl anlatırsa öyle kurulur ve bu, genellikle gerçeğin tamamı değildir… Deyip susayım.

“İnsan, örgütlenebildiği için bu dünyayı kurdu ve örgütlenme hep bir hikâye, bir anlatı etrafında oluşur”

– Hukuk Fakültesi’nden gazeteciliğe geçiş bir gelenek olsa keşke, diye düşünüyorum bazen. Fakat insana hayat vadeden düzenin yaşanılır bir dünyayı mümkün kılması bu geçişle değil, bu geçişteki insanın karakteri, zihinsel yapı ve yaklaşımıyla ilgili. Herkesten vicdanlı olmasını ve adaletin ama gerçek adaletin yerini bulması için çabalamasını beklemiyoruz artık. Bu boşunalık olur sanırım. Fakat ilk kitabınızdan itibaren gördüğüm şu: Evet adil olmak mümkün ve vicdanın da akılla önemli bir bağı var. Yani şunu söylemek mümkün müdür?: Eğitim, meslek ahlakı ve edebiyat bir araya gelince dünyaya ve insana anlatmak istediklerimizin olması gereken biçimini kavramada yardımcı oluyor mu yazmak size? Bu noktada derinlik ve masalcı bir anlatım hayalini kurduğumuz o adil ve incelikli insanlarla dolu dünyanın kapısını aralamaya yeterli mi? Bu bir hayal tabii ama bunun gerçekleştiğini de görecek miyiz?

Söz, düzenleri değiştirmez. Düzenleri insanlar değiştirir. Ama elbette “önce söz vardı”. İnsan, örgütlenebildiği için bu dünyayı kurdu. Ve örgütlenme hep bir hikâye, bir anlatı etrafında oluşur. Biz hikâye anlatabildiğimiz, hikâyeler etrafında birleşip hareket edebildiğimiz için bu uygarlığı kurduk. Kurtlar, maymunlar, balinalar hikâye anlatabilseydi, yani anlam üretebilseydi onların kurduğu bir uygarlık içinde yaşıyor olurduk. Hikâyeyi biz anlattık o yüzden diğer bütün varlıklar bizim hikâyemizde sadece bir konu. Düzen değiştirmeye, daha iyi bir düzen kurmaya gelince, şöyle: Hikâyeler yazılır, anlatılır ve günün birinde bir hikâye, bir anlatı insanların o anki tarihi ihtiyaçlarına denk gelir, harekete geçirir ve hoppa! Başka bir dünya kurulur.

Devamı linkte

https://t24.com.tr/yazarlar/ayfer-feriha-nujen/ece-temelkuran-dunya-son-kavsaga-dogru-ilerliyor-bu-kavsaga-insana-inanmadan-girersek-hep-birlikte-sarampole-yuvarlanacagiz,30725