Evrim Altuğ

Malûm, yine başladığımız yerde, ‘çağdaş mağara’larımızdayız ve o duvarlarda, o günlerde, o tarihsel karantina gecelerinde ilk evlerimize bıraktığımız izleri bugün yeniden görmenin, anımsamanın tam da yeri değil mi?

Dünyanın gündemi ve üzerinde yaşayanların kafası oldukça karışık. Herkes birbirinden ya anında şifa veya hemen adalet bekliyor.

Ölüm olasılığı, her birimizin nefsini, ‘en sevdiğimiz’ için neyi göze alıp, alamayacağımızı gayet çıplak bir kural dökümüyle imtihan ediyor.

‘Ortak çıkarlara’ dayalı bütün sözde ilişkiler, birlikler, siyasetten aileye, aşktan diplomasiye, bariz bir samimiyet sınavı veriyor.

İnsanlık kendi varlığının sınırlarına, yine bencilliği düzeyinde tosluyor. Adeta, tarih denen taşıtın vites kutusu dağılmış sanırsınız, bir yerlere doğru, bodoslama hızla ilerliyor. Marka, fabrika, menşei (veya soy sop, bayrak, din, ast üst, burayı çıkarınıza göre doldurun) filan gözetmiyor.

Peki manzara böyle iken, sanatın üzerinde de ‘ölü toprağı’mı bulunuyor?

‘İş’/ ‘Work’ kelimesi, özellikle güncel sanatta sıkça telaffuz edilir. Bilenler bilir. Bunun politik göndermesinin bilhassa Sosyalist bir gözlük çerçevesi gibi havalı şekilde ’emek’e yaslı olduğu konusunda da, girişimci ailelerin güvencesi altında kendilerini canla başla ortaya koyan birçok kimsede telaffuz edilmemiş bir tatmin hissiyatı bulunur.

Şu günlerde, yakası nicelikte milyonları bulmak suretiyle birdenbire beyaza koşan nice klavye ve ekran emekçisi, dijital karıncalar, dizüstü arıları gibi çabalıyor. Hemen hepsi – bu kelimelerin müsebbibi de dahil olmak üzere – karınca kararınca açılmış sanal ev – ofis ve ev – atölyelerinde, elektro emeklerini reel un, maya ve suya, toplamda hijyenik bir bünye ile, en trend manâda e(k)meğe büründürmenin yollarını arıyor.

Yazının devamını okumak için tıklayın