
Geçtiğimiz haftalarda yolum, Avrupa düşünce tarihinin kalbinin attığı Paris’in Saint-Germain-des-Prés bölgesine düştü. Semtin entelektüel mirasını bugün bile omuzlarında taşıyan Café de Flore’a uğramadan geçemezdim.
Köşe başındaki kitapçıdan yeni aldığım kitabımla içeri girip bulduğum ilk boş masaya yerleştim.
Daha önce de bu tarihi mekânda defalarca vakit geçirmiştim ancak bu zamana kadar burada iz bırakan isimler üzerine pek düşünmediğimi fark edince hemen araştırmaya başladım.
Dışarıdaki gürültü biraz fazla olduğu için kulaklığımı takıp yukarı kata çıktım ve orada okuyup yazmaya koyuldum. Kahvemi yudumlarken 1885’ten beri yaşayan bu önemli kafeden kimlerin gelip geçtiğini düşündüm.
Café de Flore’un mermer masaları, yıllar boyunca Paris’in sadece düşünce dünyasını değil, sanat ve moda akımlarını da belirleyen isimleri ağırlamıştı.
Edebiyat dünyasında Albert Camus, André Breton, Stefan Zweig, Ernest Hemingway, Jean- Paul Sartre ve Simone de Beauvoir mekânın müdavimleri arasındaydı. Hatta sürrealizmin temelleri burada Apollinaire önderliğinde atılmıştı.
Sanat camiasından Pablo Picasso kendi masasında saatlerce vakit geçirirken, Salvador Dalí ve Fikret Muallâ gibi isimler de bu atmosferin bir parçası olmuştu.
Sinema ve moda dünyasına geçildiğinde ise Brigitte Bardot, Alain Delon ve Belmondo gibi ikonların yanı sıra Karl Lagerfeld ve Yves Saint Laurent gibi tasarımcılar burayı hem bir durak hem de bir gözlem noktası olarak kullanmışlardı.
Bugün bile o tarihsel derinliği hissetmek isteyenlerin, dünyaca ünlü pek çok simaya burada rastlaması hâlâ mümkün.
Ancak Café de Flore’un o ikonik kırmızı deri koltuklarını birer çalışma kürsüsüne, kafenin kendisini ise yaşayan bir düşünce laboratuvarına dönüştüren asıl ruh, kuşkusuz hayatları ve fikirleri birbirine kenetlenmiş olan Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’dır.
Jean-Paul Sartre, 20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri, varoluşçuluk akımının babası ve modern entelektüel figürünün dünyadaki en önemli temsilcisidir.
Simone de Beauvoir ise, sadece Sartre’ın hayat arkadaşı değil; 20. yüzyıl düşünce dünyasını, özellikle de kadın haklarını ve modern feminizmi kökten değiştiren bir filozoftur. Onu tanımak aslında bugünkü kadın mücadelesinin temellerini anlamaktır.
İkilinin varoluşçuluk felsefesi, insanın önceden belirlenmiş bir kaderle değil, tamamen özgür iradesiyle dünyaya fırlatıldığını savunan bir felsefedir.
Bu düşünceye göre insan, kendi seçimleri ve eylemleriyle kendi özünü sıfırdan inşa etmekle yükümlü olan yegane varlıktır.
Modern çağın en sarsıcı ve sıra dışı birlikteliklerinden biri olan Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre ilişkisi, tam 51 yıl boyunca alışılmışın dışındaki kurallarıyla “toplumsal normlara” meydan okumuştur.
Bu bağ, sadece romantik bir ortaklık değil, her iki düşünürün felsefi çalışmalarını bizzat yaşamlarına uyguladıkları bir “deney” gözüyle de bakabiliriz aslında.
1905’te Paris’te saygın bir ailenin “örnek çocuğu” olarak doğan ve ileride varoluşçuluğun babası kabul edilecek olan Sartre ile 1908’de muhafazakâr bir ailede dünyaya gelip ataerkil yapıyı reddederek kadınların özgürleşmesine öncülük eden Beauvoir, bu ilişkiyi mülkiyetçilikten uzak bir dürüstlük üzerine inşa etmişlerdir.
Sartre üzerine bugüne dek kuşkusuz binlerce cümle kuruldu ancak Beauvoir’ın, Sartre’ın entelektüel gölgesinde kalarak bir miktar ihmal edildiğini ifade etmem sanırım yanlış olmaz. Gelin, hikâyenin bu eksik kalan yönünü tamamlamak adına onun hakkında kısa bir bilgiyle başlayalım.
9 Ocak 1908’de Paris’te doğan Simone de Beauvoir, kendisine en yüksek düşünsel ve eğitsel olanakları sunan varlıklı bir burjuva çevresinde özenle yetiştirilir.
Çocukluğunu annesiyle dua eden dindar bir Katolik olarak geçirse de henüz 14 yaşındayken radikal bir kararla Tanrı’ya inanmaktan vazgeçer.
Bu içsel dönüşümü ve içinden geldiği burjuva ideolojisinden kopuşunu, ilk anı kitabı olan Bir Genç Kızın Anıları’nda detaylarıyla anlatır. Kitapta, kendisine dayatılan geleneksel kadın imgesini; yani evlilik ve annelik rollerini nasıl reddettiğini de açıkça ortaya koyar.
Bu ilk eseri, kendi yaşam evrelerini kronolojik ele aldığı Olgunluk Çağı, Koşulların Gücü ve Hesap Tamam isimli diğer otobiyografik kitapları izleyecektir.
İkilinin varoluş felsefesinden ve yazdıkları binlerce sayfalık külliyatlarından bahsetmek istemiyorum bu pazar yazısında.
Yani benim niyetim, kavramların labirentinde kaybolmak değil, o devasa felsefenin içinden süzülüp gelen, sınırları ve kuralları bizzat kendileri tarafından çizilmiş o sıra dışı ‘aşk felsefelerinin’ biraz olsun kapısını aralamak…
Gelin bu kapıyı beraber aralayalım.
