

İngiliz kadın yazar Taylor Caldwell’in kaleminden dökülen “Kaptanlar ve Krallar” adlı sürükleyici romanı, 70’li yılların sonlarına doğru okumuştum… Göçmen bir İrlandalının, yoksullukla başlayan hayatının dümenini kontrolsüz hırsına kaptırınca, ömrünün sonlarına doğru ne hale düştüğünü anlatıyordu kitap… Parayı elde ediyor ama güç isteğine sınır koyamıyordu adam. Sonunda, Amerika’nın başkanlık koltuğuna oturtmayı hedeflediği oğlu, babasından farklı ideallere sahip olduğu için aralarındaki kan bağı hırpalanıyordu. Burada kullandığım “hırpalanmak” sözcüğüne dilediğiniz anlamı yükleyebilirsiniz.

Aynı zamanda roman, televizyona uyarlanmış ve o yıllarda TRT’de mini bir dizi olarak yayınlanmıştı. Mini dediysem de on iki bölüm filandı galiba!.. Başrolü, genç denilebilecek yaşta hayata veda eden zamanın ünlü TV yıldızı Richard Jordan üstlenmişti.
Yukarıda yazdığım her şey teferruat… Konu ve anlatım dili muhteşem olabilir. Ama beni en çok etkileyen şey, kitabın adı olmuştur…
“Kaptanlar ve Krallar”
Şimdilerde düşünüyorum da…
Bence, Taylor Caldwell o kitabın adına bir de soytarı eklemeliydi…
“Kaptanlar, Krallar ve Soytarılar”
…

Bugüne kadar kayıt altına alınabilen binlerce yıllık insanlık tarihinin eleğinden kaç insan geçti? Bunların kaçı, o eleğin deliklerine büyük geldi de yukarıda kaldı? Küçükler gerçekten zayıf oldukları için mi döküldüler, yoksa dünyanın çimentosu için harcanmalı mıydılar?
Harç ve çimento… İnsanlar, yığınlar halinde kum gibi akıp dökülüyor bu yuvarlak gezegene. Ve birileri, koca evrenin minicik bir boşluğunda dönen dünyanın duvarlarını pekiştiriyor… Bu arada, gezegenler arası oluşturulmaya çalışılan köprünün rotasını da unutmamak gerek; Ay’a gidildi, Mars’a yaklaşıldı vs.
Ve dünyamız yoruldu…
Giderek daha hızlı bir şekilde yapılanan dünyanın dayanıklı olabilmesi için harcanan metal desteğinde artış oldu… Zaten o metallerden, vitamin ve mineral kapsülleri aracılığıyla, canlılar da bolca sağlık desteği alıyorlar.
Yıllar önce bana, “metal yorgunluğu”ndan bahseden bir arkadaştan bu metaforu duyunca sözlüğe bakmış ve…
“Makinelerde, taşıtlarda ya da yapılardaki metal parçaların yinelenen gerilimlerin ya da yüklerin altında giderek direncini yitirmesi ve aslında dayanabileceğinden çok daha zayıf son bir gerilimin etkisiyle çatlayabilecek ya da kırılacak duruma gelmesi…”
Şeklinde bir açıklamayla karşılaşmıştım.
Nereden nereye geldik?..
Bu konu da yorulmaya başladı ve hemen toparlanma ihtiyacı duyuyor sanırım.
…
Kumla, harçla, çimentoyla, tuğlayla ve metalle yeni bir dünya örülüyor… Ve hızla örülmekte olan bu dünyayı defalarca yok edebilecek güçteki silahlar da, birlilerinin parmaklarının ucundaki düğmenin kontrolü altında patlatılmaya hazır bekliyor…
Eleğin üstünde kalan “Kaptanlar ve Krallar” bir işler çeviriyor…
Ya soytarının biri; kaptana yaranayım, kralı güldüreyim derken, o düğmeye yanlışlıkla dokunursa…
Vay halimize!
Diyeceğim demesine de…
İçimdeki metal yorgunluğu derman vermek bilmiyor ki!
