Hayat isimli bilge hoca – Kudret Sönmez

Ömrümün ikinci 50’sinden yıllar alırken anladığım kadarıyla… Yaşarken eylediğimiz şeyler, hayat kaynağımıza (literatürümüze) kof hallerinden ziyade dolu nitelikleriyle geçiyor. Bu bağlamda insanların geneli, maziye kaydolurken adı güzel bir yere yazılsın istiyor. Fakat ne yazık ki, bu istek her zaman gerçekleşmiyor ve irademizin dahilinde veya haricinde, yaptıklarımızın çoğu amaçsızlık dalgasında köpüklenip sönüveriyor. Yanı sıra, bayağılığın üstesinden gelip kocaman ve de anlamlı faaliyetlerle değerlenmiş iz bırakabilenler filan derken… Vs. vs. vesairelerle dolu yazıma devam edecektim ki, bugünkü sayfa konuğumun Güngör Zencirli olduğunu hatırladım aniden. Sonra vazgeçtim, hayatın tablosunu felsefi çiz’elgemin yetebildiği renklerle boyayarak bu bölümü devam ettirmekten. Ve sözü hemen sayfa misafirimizi anlatan satırlara devrettim.

***

Güngör Zencirli… Gördüğüm kadarıyla, uzun boylu bir matematiğin adımlarıyla arşınlamış ve arşınlamaya da devam ediyor hayatı. Fırçasını felsefeye bulamadan resmetmiyor evreni. Hal böyle olunca, İşinsanı İnşaat Mühendisi Ressam Güngör Zencirli’nin bugüne kadar ürettiklerini hangi boyuttan ele alıp anlatacağını bilemiyor insan.

İŞ HAYATININ KISACASI

Güngör Zencirli; Fransa’dan Mısır’a, Mısır’dan Konya’nın Ermenek ilçesine göç eden, ederken de çeşitli kültürlerden pay alma imkânı bulan varlıklı bir ailenin 3. kuşak çocuğu olarak tanımlıyor soyağacını… Ermenek’teki varlıklı hayatları yoksulluğa dönüşünce, ailesi Adana’ya göç ediyor… 1943 yılında, Çukurova’nın her anlamda bereketli topraklarında dünyaya geliyor Güngör Zencirli. Bu diyarda da devam eden olumsuz maddi koşullarına rağmen, azimle okuyup 1967’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun oluyor ve İnşaat Yüksek Mühendisi olarak memleketine dönüyor. Burada, çeşitli kurum ve kuruluşlarda yıllarca çalışan Zencirli, daha sonra Kuveyt, Suudi Arabistan ve Libya gibi ülkelerde 3.000’e yakın konut üretimini yönetiyor. Adana’ya dönünce de, müteahhit sıfatıyla kent mimarisine katkıda bulunmayı sürdürüyor. 

SANAT DÖNEMİ

Matematik, resim ve edebiyata yoğun ilgi duyan Zencirli, yabancı diyarlardaki çalışanları için zarflara, duvarlara yaptığı resimlerin fotoğraflarının ve özlü sözlerin yer aldığı, “Saatçiçeği Şantiyesi’nden Mektuplar” adlı kitabını yayımlatıyor. Bugüne kadar felsefe kokulu birçok kitaba imza atan yazarımız, konuya dair bilgileri şu sözlerle özetliyor:

“ ‘Saatçiçeği Şantiyesinden Mektuplar’ ve ‘Saatçiçeği Şantiyesinden Matematik Notları’ adlı eserlerimde vurgulanan fikirlerin ana vektörleri, dikkatle tuttuğum günlüklerden özenle ayıklayarak seçtim… Sabır, hoşgörü, insan sevgisi, çalışma azmi, yardımseverlik, pozitif enerji, insanları dinleme, dert çözme, doğa ve hayvan tutkusu gibi güzel bulduğum yetilerimi, hayatımda çok önemli bir yeri olan annem tarafından ustaca ve titizlikle süzülen iplikle nakışladığıma inanıyorum.”

NASIL RESSAM OLDU?

“İlkokul üçteydim. Sanıyorum sonbahardı. Ağaçlara veda eden yorgun yapraklar, sınıfımızın penceresinin önünde uçuşuyordu. Anam, kahvaltımı sabah çorbayla yaptırmıştı. Üzerimde tiftiklenmiş kara okul önlüğüm, ayağımda yırtık bir pabuç, cebimde ancak bir külah sarı leblebi ve kuru üzüm alacak kadar param vardı. Saçım 3 numara ve bir de mendilim vardı. Genelde mendilimi evde unuttuğumda burnumu koluma sürerdim. Sanki sümüklüböcek kolumda yürümüşçesine parlayıverirdi kolum.

Sınıf hocamız sınıfa girdi. Masasına şapkasıyla şemsiyesini koydu. Herkes bir kâğıt ve kalem çıkarsın dedi. Dediği gibi yaptık. Şimdi şemsiyenin resmini çizin dedi. Biz de hocamızın dediği gibi çizmeye başladık. Herkes renkli kalemlerini masanın üzerine koydu. Doktor çocuğu, kaymakam çocuğu, belediye encümen azası çocuğu, fırıncı çocuğu, avukat çocuğu, kabzımal çocukları dünyaca ünlü bir markanın 18 renkli boyalı kalemlerini; odacı Mustaafendi çocuğu olarak ben, bir siyah ve bir sarı kalemi masaya koydum. Sarı kalem de ancak 3 cm boyutundaydı ve babamın şefi tarafından hediye edilmişti. Ben 3 santimlik sarı kaleme kamış ekleyerek uzatmıştım. Renklerin az olduğu bir dünyada, hayallerimle renklendirdiğim bir şemsiye çizdim. Herkes resmini bitirip sınıf hocasına verdi.

Bir hafta sonra hoca sınıfa girdi ve arkasından gelebicin balığı gibi, Şahmeran gibi bir kız geldi. Baba nerede o, diye haykırıyordu. Baba ve kızı sağ arka köşeye doğru, yani benim bulunduğum yere doğru ilerlemeye başladı. Sınıf hocamızın kızı Şahmeran Hanım, Gelebicin Hanım tüm ağırlığıyla ve iki eliyle kafamı tutarak bağrına bastırdı. Dahim, dahi ressamım benim diye bağırıyordu.

Ben resmi güzel yapmıştım. Fazla kalemim olmadığı için, iki renk kullanmak zorunda kalmıştım. Şemsiyeyi siyah, ışık vuran yerlerini de sarıya boyamıştım. Bu da gölgeler içeren 3 boyutlu şemsiye görüntüsü veriyordu. Resmim çok beğenilmişti.

Şahmeran Hanım babasına dönerek, bunu ne yapacağız dedi. Korkmuştum. Ve ben seferberlik askeri gibi kolumda beyaz şeritle eve döndüm… Heyecandan tir tir titriyordum. Hemen tuvalete gittim ve resim yapmaya başladım. Tuvalette tüm objelerin resmini çizdiğim gibi; akşam annemin, babamın resmini de çizdim. Annemle babam hayretler içinde beni izliyorlardı ve ben bir gün içinde ressam olup çıkıvermiştim.

O güne kadar bana bir çaydanlık resmi yap dediklerinde resmi yapıp, işte yaptım derdim. Resmi gösterdiklerim ‘Ay ne güzel ağaç olmuş!’ derlerdi. O gün bugündür bu evrensel fiske sayesinde resim yaparım ve şu anda binlerce tablom var.”

Fransız Yazar Andre Gide’nin eserlerine çok değer veriyor Güngör Zencirli. Ve onun; “Beni beş tarafı kapalı bir hücreye hapsedin. Duvarında, dış dünyaya açılan iğne kadar bir delik bırakın, bana yeter.” sözünden yola çıkarak şunları söylüyor; “Özet olarak, donanımlı bir insanın karantinayla, yalnızlıkla sorunu olmaz. Ben kalabalığı sevmem, kalabalıkta yalnızlığı severim.”

***

Sonuç olarak… Hayat isimli bilge hoca ders ve not vermeye devam ediyor. Bu arada, bazılarımız doğuştan torpilli oluyor.