Kuşkusuzluk bir hastalıktır – Tınaz Titiz

Tınaz Titiz
Tınaz Titiz

Önce bir anekdot: Yıllardan beri seyahatler sırasında Sapanca gölü kıyısındaki BERCESTE® tesislerinde mola verirken bir defasında bu tescilli sözcüğün ne anlama geldiğini merak ederdim. Farsça kökenli sandığım bu kelimeyi sözlükte buldum[1] ve bir geçişimde garsonlardan birisine de sordum. Verdiği cevap “bereket, cesaret ve temizlik” sözcüklerinin ilk hecelerinin birleşmesi olduğu idi. “Nereden biliyorsun? diye sorunca “arkadaş söyledi”; “arkadaş nereden biliyormuş, emin misin?” deyince de son noktayı koydu: “abi tabii eminim, kitaptan okumuş”.

Çılgınlık için “aklın açıklayamadıkları için sonuçta vardığı bir tür açıklama” gibi bir tanımlama duymuştum; uzman tanımı da böyle midir bilmem ama bana oldukça makul görünüyor. Hatta, başka açıklayamadıklarım için de yol gösterici olabilecek.

Muhtemelen benim gibi başkalarının da açıklayamadıkları olgulardan birisi, “insanların birilerinin peşine takılıp -hipnotize olmuşçasına- söylenenleri -hem de yıllarca- yapması”dır.

Bu olguya konu olanlar tek grup olmasa gerek; çocuk yaştakiler, asgari yaşam becerilerine öncülük edebilecek akli melekelere sahip olmayanlar, tutkuları akıllarının çok ötesine uzanıp olası çıkar beklentileri için her şeyi yapabilecekler vb. bunlardan birkaçıdır ve sergiledikleri akıl dışılıklar bir dereceye kadar anlaşılabilirdir.

Esas anlaşılması gereken, okumuş yazmış, toplum içinde saygın konumlara erişmiş, hatta mesleği veya kariyeri kuşkulanma temeli üzerine oturan (örn. FETÖ’nün peşine takılan kurmay subaylar, Adnancı hekimler gibi) kişilerin durumudur.

Bu durumun iyi anlaşılması önemli midir?

Evet önemlidir, hem de çok. Eğer bu anlaşılamaz ise, o bilinmeyen nedenle enfekte olmuş zihinlere sahip, ticari, dini, askeri, siyasi ve/ya akademik saygınlık yoluyla ya da gözlerden uzak kaldığı için, saygın görünüşü altında çevresindekilere rol model olmayı sürdüren, sosyal ağlar yoluyla analizlerini, tahminlerini, öğretilerini binlere ulaştıran kişilerin üremesine uygun ortam sürecektir.

Bir tahmin!

Ben bu enfeksiyonun başlıca nedenlerinin:

(1)   Kuşku ve şüphe sözcüklerinin çağrıştırdığı olumsuz anlamlar nedeniyle, varlığını kimsenin kendisine yakıştırmayışı,

(2)   Bu birincinin tam aksine, inanmak sözcüğünün çağrıştırdığı, hatta zorladığı olumlu anlamlar nedeniyle, yokluğunu kimsenin kendine yakıştırmayışı,

(3)   Gerek kuşku gerek inanmak kavramlarının her ikisinin de derinlemesine sorgulama gerektirmesi, bunun ise egemen kültürümüz açısından zahmetli ve de ayıp[2]

olduğunu ileri sürüyor ve özellikle de otomatik saygınlığa sahip kişilerce dile getirilen hikmetlerden kuşkulanmayan, onlara inanan ve böylece oluşan rahatlık ortamında, neyin ne ve niçin olup olmadığından kuşkulanarak merak edip çaba harcamak yerine “arkadaş söyledi”, “kitap yazıyormuş” gibi rahatını sürdürecek yolları tercih ettiğini düşünüyorum.

Bir konudaki kuşkularını gidermek ya da bir inancın temelini anlamak yolunda çaba harcayanlara yönelik “takdir görüntüsü altında aşağılama” örneklerinden en bilineni, “senin bu söylediklerini acaba kaç kişi anlıyordur” türü istirahat yöntemidir.

Bir “hoca”nın peşine takılanların hepsi aptal olamaz!

Bu ve benzer toplumlarda bir kültürel kod haline geldiği anlaşılan “kuşkusuzluk”, ikinci bir kod olan “tembellik” ile birleşmiş ve ölümcül bileşimi oluşturmuştur. Çeşitli “hoca”ların peşlerine takılanların, kişisel çıkarları söz konusu olduğunda bir tilki kadar kurnaz olabildiklerini deneyimlemeyen yoktur. O halde kamuoyunda söylenegeldiği gibi bu kişiler “aldatılıp kötü yola düşmüş” filan değillerdir. Tam aksine toplum çoğunluğu onlar gibidir, sadece herkes toplumun gözüne batacak kadar seçme değildir.

Toplumumuzun büyük çoğunluğunun zihinlerinde bir kuşku odağı oluşmamıştır. Her insan sorularına cevap arar ve arkadaş söylemi, kitap, hoca dedi ki, dinimizin emri vb. yoluyla buldukları içinden seçtikleriyle bir evren tasavvuru oluşturur; bunu tüm yaşamı boyunca sürdürür ve giderek oluşan tasavvura uygun düşen (ona aykırı düşmeyen) cevapları eklemler. Burada anahtar faktör “tembellik”tir. Yaşamının herhangi bir anına kadar ördüğü evren tasavvurunu silip yeni bir gözlemi çevresinde yeniden işe girişmeye razı olmak yerine, zihindeki kuşku lobunu “selektif inaktivite” konumuna getirir.

Müteahhitten alacağı yarım metrekare için tüm beyin hücrelerini günlerce harekete geçirmeye üşenmezken, onlarca yıldır doğru bellediklerini gözden geçirmek için “seçici eylemsizlik” konumunu yeğler.

Kuşku lobu harekete geçirilebilir mi?

Her gün Atatürk’ün çıkıp gelerek sorunlarımızı çözeceğini düşünen insanımız, O’nun başlayıp bitiremediği zihinsel dönüşümü -ki tam bir bilimsel kuşku inşaı idi- pekala devam ettirebilir. Bunun için, gerek “kuşku”yu gerekse “inanç”ı bugünkü yerlerinden doğru konumlara oturtmak gerekiyor. Bilim de Din de böylece doğru konumlanabilir[3] ve kuşkusuzluk bataklığında üreyen sineklerden kurtulabiliriz.

wp.me/p2t6mi-23E