JOHN BERGER VE GÖRME BİÇİMLERİ – Salime Kaman

Vücutların kişiliği açıkladığı söylenir. Yanılıyorlar. Vücutlar bize oyun kağıdı gibi dağıtılmıştır. Kişilik, sende olanı nasıl oynadığınla başlar

                                                                                                                                            John Berger

 

John Berger’in, sevdiğim bir sözüyle başlamak istedim yazıma.

02.01.2017 Tarihinde John Berger’in ölüm haberi. Bir üst akıl, kendinde olanı isteyerek severek paylaşan bir yürek, yıldızlara doğru kaydı.

Hiç öğrenemeyeceğiz ama, söylediği gibi karşı taraftan bizi nasıl görecek?

Üzülüyorum. Kitaplığımdan onun kitaplarından birini buluyorum. Tekrar okuyorum. Yüzümde bir gülümseme.

Neden güldüğü mü, soruyorum kendime?

Tıpkı onun söylediği gibi, ‘gülmek bir tepki değil, bir katkıdır’ diyorum kendime.

O’nu anlatmalıyım. Bildiklerimi, yeni okuyup da öğrendiklerimi paylaşmalıyım okurlarımla. Sanatçı, ‘Paylaşmak insana hakikat duygusunu tekrardan kazandırır’ derdi. Bende paylaşmak istiyorum, O’nun hakkında bildiklerimi sizlerle.

90 yaşında hayatını kaybeden, İngiliz yazar, sanat eleştirmeni. Dopdolu koca bir hayat.

Mesleki kariyerine ressam olarak başlayan John Berger, edebiyata da şiirle başlar. Şiir, roman yazarlığı yanında, senaryo ve belgesel yazarlığı.

Kendi ifadeleriyle, mektuplar, şiirler, konuşmalar, sonra da eleştirel denemeler, öyküler, senaryolar, romanlar, oyunlar yazarak geçen seksen yıl.

Bir entelektüel. Üniversiteye gitmeyen bir entelektüel.

John Berker, Tanrı’ya inanan bir Marksist, televizyon yıldızı bir yazar olarak tanımlanırken, aykırılığı da her zaman vurgulanmaya çalışılmıştır.

En önemli özelliği, herşeye duyduğu merak ve anlama çabasıdır. Bu çabası onu her zaman insanlara yaklaştırmıştır. Bundan da mutlu olmuştur.

Sanat için; ‘Sanatın ne yaptığını ve nasıl yaptığını söyleyemem, ama sanatın hakimlerini sık sık yargıladığını, masumlara intikam almak ve geçmişte çektiği acıları geleceğe göstermek için asla unutulmadıklarını biliyorum’ derken onun, bu dünyada ezilenlerin, yerinden yurdundan edilenlerin, sömürülenlerin sorunlarını dile getirerek insanlığın vicdanının sesi olması için çabalarını hatırlayabiliriz.

Bunun için, kırk yıl dağ köyünde ve köylüler gibi ırgatlık yaparak onların sıradan yaşayışlarından uzaklaşmadan yaşamıştır. Her zaman gerçeğin peşinde koşan ve gerçeği radikal bir biçimde algılayan John Berger’in sanat anlayışı özgürlük esasına dayanır. O, yazarlık gayesini gerçekleştirme yolunda hep şunu düşünmüştür. ‘Okurumun özgürleşmesinde en ufacık bir payım olacağını düşünürsem bu benim için büyük bir adımdır.’ Bu yüzden çalışmalarını büyük bir sevgi ve yoğun bir mesaj yağmuruyla yapmıştır.

Serhan Yedig tarafından yapılan söyleşiden, O’nun yoğun ve sevgi ile yazdığı yazılarını geniş uçlu dolma kalemle yazdığını, siyah mürekkep kullandığını, desenlerini de aynı kalemle yaptığını öğreniyorum.

John Berger’in çok sayıda kitabının editörlüğünü yapmış olan Overton, O’nun, bazı kitapların yıllar geçtikçe gençleştiğini söylediğini ifade ederken, John Berger’in kitaplarının da gençleşeceğini ifade etmiştir.

John Berger’in, sanat, tasarım, fotoğraf derslerinin temel okuma kitaplarından biri olan, Görme Biçimleri kitabını bende, kendi gördüklerimle, onun zenginliğini ve alıştığı yaşama biçimini yansıtır biçimde, anlamsal olarak incelemek istiyorum. Sizler için.

Kitap, 1972 yılında ‘Ways of Seeing’ olarak Penguin Books, ingiliz basımevi tarafından basılmıştır. Yazarı John Berger’dir.

Kitabın adı, John Berger ile yapılan BBC televizyon dizisinden ‘Görme Biçimleri’dir.

İlk türkçe basımı 1978 yılında ‘Yankı Yayınları’ tarafında olmuştur.1986 yılında, Metis yayınevi tarafından basılmıştır. Okuduğum bu kitap 20. Basımdır. Yayıma hazırlayan Müğe Gürsoy Sökmen’dir.

Çevirmen Yurdanur Salman’dır.

Kitap karton kapaktır ve üzerinde anlatı başlamıştır. 159 sayfa olan kitap tamamlanmamıştır ve tamamlanması okurun kendisine bırakılmıştır.

Kitabın ‘Okurun dikkatine’ bölümünde, beş kişi tarafından hazırlanmış olduğunu öğreniyorum. Yazarlar, John Berger, Sven Blomberg, Chris Fox, Michael Dibb, Richard Hollis’dir.

Kitap yedi denemeden oluşmaktadır. Denemeler istenen sırayla okunabilir.

Denemelerin dördünde, hem sözcükler hem imgeler kullanılmıştır. Üçünde sadece imgeler kullanılmıştır. Diğer denemeler, sadece resimlerden oluşmuştur.

Bu denemelerde, amaç konuların çağdaş tarihsel bilinçlenmeyle aydınlığa çıkan yanları üzerinde bir sorular süreci başlatmak olmuştur.

Kitap, kapak sayfada ki yazının ilk cümlesiyle başlar ve paragraf boşluğu bırakılarak, devam eder.

‘Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.’

Ne var ki başka anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreyelen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. Her akşam güneşin batışını görürüz.“

Alışılagelmiş kitap okumadan farklı bir çalışma bu.

Görme, yaşadığımız dünyayı algılarken bizi etkileyen en önemli şeylerden birisi. John Berger’e göre, düşündüğümüz ve inandığımız şeyler, görme biçimimizi etkiler. aslında hiçbirimiz etrafımızdaki şeyleri tamamen objektif bir gözle görüp algılamayız. Gördüğümüz şeyi başkalarına anlatırken, tamamen kişisel bir yaklaşımımızı ifade ederiz.

İmgelerde önemlidir. İmgelerin gördüğümüz şeylerin kendisinden çok daha baskın olduğuna vurgu yapar John Berger. Bunu da, Magritte’nin sözcüklerle nesneler arasındaki mesafeyi anlatan, “Düşlerin Anahtarı” adlı resmini örnek gösterir.(Bu örnek kitabın karton kapağında yer almaktadır.)

‘Bir şeyi gördükten sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz. Karşımızdakinin gözleri bizimkilerle birleşerek görünenler dünyasının bir parçası olduğumuza bütünüyle inandırır bizi. Karşıdaki tepeyi gördüğümüzü kabul edersek o tepeden görüldüğümüzü de kabul etmemiz gerekir. Görüşün iki yanlılığı konuşmaların iki yanlılığından daha baskındır. Çoğu zaman karşılıklı konuşma bu görme-görülme işlemini dile getirme çabasıdır. ‘Sizin her şeyi nasıl gördüğünüz’ü benzetmeyle ya da doğrudan açıklama çabanızla, ‘onun her şeyi nasıl gördüğünü anlama çabanızdır derken, insanlar arasındaki imge alışverişini de tüm imgelerin insan yapısı olduğunu vurgulamaktadır.

John Berger; ‘her imgede bir görme biçimi yaratsada, bir imgeyi algılayışımız veya değerlendirişimiz ressamın görme biçimine bağlıdır. Yapıt ne denli imgelem yüklü olsada biz sanatçının görüneni algılayışına o denli katılırız’ diyerek devam eder.

İmge sanat yapıtında verildiği zaman insanların ona bakışı, sanat konusunda edindikleri, güzellik, gerek, deha, uygarlık, biçim, toplumsal konum, beğeni gibi varsayımların etkisinden kurtulamazlar. Ancak bu varsayımlar artık bu günkü dünyaya uymamaktadır. Bu güne uymamaları dışında bu varsayımlar geçmişe de gölge düşürürler. Geçmiş de hiçbir zaman yeniden keşfedilmeyi beklemez. Tarih her zaman belli bir şimdiyle onun geçmişi arasında ki ilişkiyi kurar. Yani öyle bir durumda, geçmişe baktığımızda gördüğümüz şey, o zamanın egemen söylemini görmemizi istediği şey olur. Bazen sanatçı eserini hiç o niyetle yapmamış olsa bile, baskın bir dil tarafından biçimsel özellikleriyle övülerek, eserin bize anlattığı asıl şeyin üstü örtülür ve yazar bunu kitapta ‘bulandırma’ olarak adlandırır.

‘Ben ne gördüysem onu söylüyorum, dolayısıyla benim anlattıklarım objektif gerçekliktir’ demek aslında kendi algılama biçimini diğer herkesinkinden üstün ve mutlak gerçek pozisyonunda görmektir. Halbuki kişisel olmayan bir görme biçimi yoktur. Biz, neyi gördüğümüz, neye bakmayı seçtiğimizle yani görmemiz bir seçimimizle beraber gerçekleştirdiğimiz birşey. Seçme ise kendi düşünce ve inançlarımızın etkisiyle ortaya çıkarttıklarımızdır.

Fotoğrafın bulunmasıyla beraber, resmin tek bir anlamla kendini temsil etme durumu da ortadan kalmış oldu. Çünkü resim, sergilendiği yere göre yeni anlamlar kazanmaya başladığı ve farklı yerlerde karşımıza çıkarak parçalara bölündüğünü söylerken John Berger, resmin biricikliğinin artık neye göre belirlendiği konusunu gündeme getirir.

Ünlü bir resmin binlerce kopyası artık her yere yayılmış durumda fakat orijinali hala tek bir yerde durur. John Berger’e göre, resmin orijinal halini biricik yapan şey, biçimi ya da içeriği değildir. Onu herkes için özel yapan tek şey diğerleri gibi kopya olmayışıdır. Çünkü onun karşısına geçen seyircinin düşündüğü şey, başka yerlerde yüzlerce defa gördüğü resmin gerçeğini görüyor oluşudur. John Berger’in şu cümleleri bu süreci çok güzel ifade eder: ‘Çağdaş yeniden canlandırma araçlarının yaptığı, sanatın yetkesini kırmak ve onu -ya da bu araçların yeniden canlandırdığı imgeleri- koruyucu kabuklardan kurtarmaktı. Tarihte ilk kez sanat imgeleri gelip geçici, her yere taşınabilen, değeri maddesine bağlı olmayan, kolayca bulunabilen, değersiz, bedava şeyler oldular. Dilin bizi sarıp sarmaladığı gibi sardılar çevremizi. Yaşamın genel akışına karıştılar; bu akış üzerinde kendi başlarına hiçbir etkileyici güçleri kalmadı artık.’

Görsel alanda kadın ve erkeğin temsil şekilleri de John Berger’in kitapta geniş yer verdiği konulardan bir tanesidir. Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak demektir. Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. Bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona.

‘Böylece kadın içindeki gözleyen ve gözlenen kişilikleri, kadın olarak onun kimliğini oluşturan ama birbirinden ayrı iki öge olarak görmeye başlar.’ Burada en önemli nokta bence şu cümledir: ‘Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır.’ John Berger’ın tüm bu analizlerini resimde, fotoğrafta ve diğer farklı görsellerde yeniden düşündüğümüzde kadının gerçekten de böyle bir pozisyona itildiğini görürüz. Yazar bunu daha da yalınlaştırarak, erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidir der.

Yine John Berger, kadın bedeninin sergilendiği tabloların işleviyle ilgili şöyle bir analiz yapar; ‘Devlet adamları, işadamları böyle resimlerin altında yapıyorlardı iş tartışmalarını. İçlerinden birisi yenik düştüğünü hissettiği zaman avunmak için başını kaldırıp resimlere bakıyordu. Resimde gördükleri ona erkek olduğunu bir kez daha anımsatıyordu.’ Aslında erkekler belki de hiç sahip olamayacakları kadınların resimlerini satın alarak, onlara sahip olduklarını düşünürler bir anlamda.

John Berger, geçmiş ve günümüzün görsel algısını birlikte analiz ederek, bunlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya çıkarır ve özellikle kullanılan çeşitli görsel tekniklerin estetik kaygılarla ortaya çıkmadığını, tam tersine belli bir ideolojinin temsili olduklarının vurgular.

John Berger’in kitapta sahip olma duygusuyla yağlıboya resimler arasındaki ilişikiyi kurması çok doğru bir yaklaşımdır.Yağlı boya geleneğiyle mülkiyet ilişkileri arasındaki bağı inceler, bugünün mülkiyet ilişkilerine bakar. Çünkü, yağlıboya resimleri bir bakıma ilk reklam ürünleridir. Yağlıboya resimlerde gösterilen nesnelerin, neredeyse dokunma isteği uyandıracak kadar gerçekçi bir şekilde resmedilmesi, şu an gitgide daha fazla büyüyen reklam sektörünün de kullandığı yöntemlerden biri olduğunu ifade eder.

John Berger yağlıboya üslubu ve reklamcılık arasındaki benzerliği şöyle anlatır: Mülke ve alışverişe karşı edinilen yeni tutumlarla belirlenen dünyayı görme biçimleri görsel anlatımını yağlıboya resimde bulmuştur.’ ve ‘Kapitalin toplumsal ilişkilerde yaptığı etkiyi, yağlıboya resim görünülerde yapmıştır. Resim, herşeyi nesnelerin eşitliğine indirgedi. Herşey alınıp satılabilir oldu çünkü herşey mala dönüştü. Tüm gerçeklik, hiç düşünülmeden onun taşıdığı maddesel değerle ölçülür oldu.(s87)

Yazar, kitapta bunları anlatırken yan yana koyduğu yağlıboya ve reklam afişleriyle, bu benzerliği somut bir şekilde ortaya koyar. Fakat reklamların hitap ettiği kitleyle, yağlıboya tabloların izleyicileri arasında şöyle bir fark olduğunu söyler: ‘Yağlıboya resim sahibinin mülkleri arasında, onun yaşamı içinde, zaten tadını çıkarmakta olduğu nesneleri gösteriyordu. Zaten içinde bulunduğu durumda kendi gözünde kendi imgesini güçlendiriyordu. Gerçeklerden, onun yaşamının gerçeklerinden yola çıkıyordu. Sonra, sahibin gerçekten içinde yaşadığı yapıların iç duvarlarını süslüyordu bu resimler. Reklamın amacıysa, seyircide içinde bulunduğu yaşamdan bir ölçüde memnun olmadığı duygusunu kamçılamaktır. Toplumun yaşamında değil, kendi özel yaşamında bir eksiklik duymalıdır seyirci. Reklam seyirciye, sunulan nesneyi aldığında yaşamın daha iyi olacağını söyler; ona içinde bulunduğu yaşamdan daha iyi bir yaşam önerir.

John Berger, Kapitalizmin egemen olduğu kentlerde, tüketim maddesinin oluşturduğu büyük yığınlar ve reklam ışıklarını, hemen göze çarpan görsel imgeler olarak anlatır. Reklam imgelerinde, mesaja çekiçilik yada güçlülük katmak için yontu ve resimler kullandığını vitrinlerde sergilenen nesnelerin yanına çoğu zaman çerçeveli resim asıldığını ifade eder. Anlatım dilinin kesintisiz olmasına rağmen reklamın işlevinin, yağlıboya resmin işlevinden başka olma nedenini, ‘seyirci-alıcı dünyayla, seyirci-sahibinkinden çok değişik bir ilişki içindedir’e bağlar.

‘Reklam özünde özlem uyandırıcı bir şeydir. Geçmişi geleceğe satmaktır görevi. Kendi söylediklerinin ölçüsünü kendisi tutturamaz. Bu yüzden nitelikle ilgili her reklam ister istemez geriye dönüşlüdür, gelenekseldir’ derken; bir yandan geçmiş yüzyılların birikimini bu yüzyıldan birinin gözüyle okur, bir yandan da bugünün imgelerinin nasıl da geçmişe yaslandığını ortaya koyar.

John Berger etkenlik gücü yüksek kitabında, geçmiş ve günümüzün görsel algısını birlikte analiz ederek, bunlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya çıkarmaktadır. Analizleri ve bunları destekleyen görselleri hem çeşitli, hem de son derece çarpıcıdır. Sadece büyük yağlıboya eserlerin değil aynı zamanda bize reklamlarda kullanılan görsellerin, imgelemelerin hangi amaçla kullanılmış olabileceği ile ilgili bilgiler de vermiştir.

John Berger,‘Görme Biçimleri’ kitabıyla, uygarlık tarihinin yüzyıllardır öne çıkan sanat eserlerini yirminci yüzyılın ikinci yarısında nasıl değerlendirilebileceğini, görme biçimlerinin iletişim zenginliğiyle anlatım yollarını nasıl zenginleştirmiş olduğunu okurlarına kendi gözüyle anlatır, ama kitabı kendi gözüyle bitirmez. Bunu okuyucusuna bırakır.

 

Salime Kaman

Ressam- Sanat Eleştirmeni

10.01.2017

 

Kaynakça

Görme Biçimleri/ John Berger

Sanat ve Devrim/   John Berger

Serhan Yedig’in John Berger ile yaptığı söyleşiden

John Berger’in ‘Görme Biçimleri’ belgesel serisi,

Gökyüzü Mavi Siyah/ John Berger/Cevat Çapan